26 Eylül 2011 Pazartesi

Kulağımda birşeyler çalıyordu ama

Hafif soğumaya yüz tutmuş eylül havasını üzerime giydim ince hırka ile bütünleşik bir şekilde karşılıyordum. Yavaşça Beşiktaş'a doğru yürüyor etrafta işten çıkan insanlara bakıyordum. Öyle sessizce yürüyerek.

Beşiktaşta istediğimi bulamayınca otobüsle Taksime doğru giderken dikkatimi kısa saçlı bir kadın çekti. Erkek traşına yakın fakat üst taraflar yine kadın olduğunu anlatır cinstendi. Kafasının üzerinde Wayfarers model bir gözlük taşıyordu. Bu tip kadınları bilirsiniz, üzerlerinde bir sürü farklı takı ve garip kıyafetler vardır. Hiç böyle biriyle tanışmadım. Bu kadar ilgimi çeken ve bunu düşündüren aslında biraz da böyle insanların bana katabileceği bir çok şey olduğunu düşünmem. Belki de hiç birşey katmayacak ama kendimde ki farklı olma, özgür olma iç güdüsünü onlarda görüyorum adeta.

Yine bir Taksim yürüyüşü içerisinde kulağımda kulaklıkla insanları süzüyordum. Kafamın içinde yalnız bir müzik var. Beni oyalıyor, kimsesizliğimi bastıran bir ruh gibi kendisi başka bir dünyaya sürüklüyor. Ama o kadar kişi arasında yine yalnızsın. Çünkü tanımak diye bir kavram var ve sen hiç birini tanımıyorsundur. Tek tanıdığın kulağında çalan müziktir.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Hem cinslerimden nefret ettiğim

Bana göre önemli olan bir yön var. Arkadaş hiç biriniz mi 3 günde bir 2 dakika ayırıp şu tırnaklarınız kesemiyorsunuz? Niye bütün erkeklerin tırnakları uzun ve bir çoğunun kirli olmak zorunda?

Tabi sanayi işçilerini bu serzenişin dışında tutuyorum.

22 Eylül 2011 Perşembe

21. yüzyıla

Bu yüzyıla çok pis sövesim var öyle böyle değil. Bunuda diğer yazım gibi bir kenarda bırakıyorum. Eğer biraz olsun doğru dürüst kelimeleri toparlarsam birşeyin içine nasıl edilir anlatıcam.

Machine Head - Locust

Bu kadar iyi bir şarkı yapılmaz!..

21 Eylül 2011 Çarşamba

İhtisasta bir yaş daha

Bugün dışarı çıkmak istiyordum çalışmaya başladıkça iyice sıkıldım. Akşam oldu artık dışarı çıkma vaktiydi. Fakat tek başıma çıkmak zorunda kalmıştım ama yinede çıkıcam dedim ya öyle de yaptım.

Yanıma bir kaç hafta önce başladığım djarum dolu sigara tablamı aldım. Hayatımda bir şeylerin yerini doldurabileceğini umuyordum her bir nefesin ama yanılıyormuşum. Fazla geçmeden yaktığım sigara bittikten sonra içmemek üzere topunu çöp konteynerinin içine fırlattım. Zaten sigara içende biri değildim. Sadece bir arayıştı benimkisi ama her zaman ki gibi onda da birşey bulamadım.

Taksime doğru yol aldım. Kısa kollu siyah t-shirt'ümün üzerinde incecik siyah hırkam vardı, altımda ise siyah pantolon ve ayakkabılarım. Bazen böyle olmayı seviyordum çünkü içim nasılsa dışımda öyleydi. Karnım acıkmıştı oturdum dışarıda bir yere siparişimi verdim. Uzattım bir kolumu yandaki tahtaya uzattım ayağımı diğer sandalyenin altında bulunan bölmeye öyle boş boş etrafa bakınıyordum. Yanıma bir amca geldi elinde selpak 50 kuruş diyordu. Düşünmedim cebimde 50 kuruş vardı biliyordum nedense daha fazlasını vermekte o an aklıma gelmedi verdim 50 kuruşu selpağı almak istemedim ama masama bıraktı iyi akşamlar diledi bana akşamımın iyi geçmesini diledi. Ben de tebessüm ettim. Sadece tebessüm edebildim. Fazlasını yapamadım. Biliyordum iyi bir dilekti ama hiçbir şey değişmeyecekti.

Yemeğimi yiyip kalktım biraz yürüdüm herkes kendi havasında ilerliyordu cadde üzerinde yavaş yavaş yolda giderken yağmurda eşlik etti bana, herkes kaçışırken ben yavaş yavaş yoluma devam ettim. Umrumda olan birşey yoktu. Şunun şurasında ne kaldı ki, bir kaç gün sonra bu hayat içerisinde aynı boktanlıkta ki bir yaşı daha doldurmuş olacağım. Her sene olduğu gibi sessizce biraz daha gömülücem yalnızlığıma istemeden.

20 Eylül 2011 Salı

internet üzerinde şöhret olma sevdası

İnsanı çok çok gülüç durumlara düşürebilir. Hatta yaptığı şeylerin basitliğini dahi ortaya çıkartabilir. Bir şeyi ne kadar sık tekrarlarsan rutine girer. Hiç bir özelliği kalmaz.

Hayır şöhretin kime ne yararı olmuşda, heleki internetten gelicek bir şöhretten ne bekliyorsun?
Bugün zamanım kısıtlı, bir giriş yapayım dedim. Bu konuyu geniş geniş yazmayı planlıyorum.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Seriyi üçledik

Eskiden msn diye bir şey vardı

Benim halen severek kullandığım programımdır. Açık açık da söylüyorum. Hiç bir zaman da aman bana kimse yazmasın ç.dışı takılayım da istediğime yazarım triplerinde de gezmezdim.

Millet nicklerine abuk sabuk şeyler doldurup önüne geleni eklerdi. Arada bir kimin açtığı belli olmayan toplu konuşmalara dahil edilirdin. Çok güzeldi be!

Şimdi özlüyorum msn'de ki o eski topluluğu. Artık varsa yoksa twitter-ff-facebook üzerinde gün içerisinde 10-15 cümle paylaşıp popüler olmaya çalışan egoistlerle doludu ortalık iyiden iyiye.

Tekrardan iç çekerek ahh ahh nerede o eski msn sohbetleri diyor ve gidiyorum.

17 Eylül 2011 Cumartesi

Adamı hasta ediyorlar

Bugün taksimde ki gazate bayide duran adamı akşam akşam dövüyordum. Sabah oradan alışveriş yaptım paramı bozdu. Akşam takside problem çıkmasın diye (yakın mesafe gidiyorum) paramı bozduracak en uygun yer orayı gördüm. Şöyle bir düşünürseniz bütün gün 1tl, 50 kuruş, 5tl gibi bilimum bozuk paraların dolaştığı bir müessesede bozuk para bulunmaması ancak gülerek karşılanırdı. Benimde kafa zaten yazdıklarım gibi son bir haftadır iyice sıkıntıya girmişti.

Gittim bozup bozamayacağını sordum. Adam hiç paralara bile bakmadan üç saniye gözünü televizyondan ayırıp bana baktı ve yok dedi. Dönüp ben parayı cüzdanıma "ben senin a..." şeklinde koyunca kavganın fitili ateşlendi. Adamın orada suratını dümdüz edicektimde etraftakiler gerginliği önledi. Sonra yolda giderken ışıklarda başka taksiciye sorup bozdum parayıda bir de takside sıkıntı çıkmadı.

Zaten son bir haftadır patlayacak yer arıyordum. Herşey üstüme üstüme geliyordu bu olayda tuzu biberi oldu.

16 Eylül 2011 Cuma

Twitter zamazingosu

Kimse orada suyun kaldırma kuvvetini bulmuyor. Sadece gün içerisinde insanların başına gelen şeyleri biraz fazla boş vakitleri olduğundan görüyor ve yazıyorlar.

Hepsi bu.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Ters kalkmak, tersten kalkmak

Her ne türlü yazılırsa çizilsin bundan mütevellit asabiyet durumu içerisinde olduğumu anlamanız bir hayli kolay olsa gerek. Dün kafamın içerisinde dolanan fikirler beni rahat rahat uyumaya sevketmemiş olup, gecenin bir vaktinde kalkıp kulağıma kulaklığı takarak 7 kilo dambıl ile çalıştım. Neyi ne kadar çalıştığımı bende bilmiyorum ama yattığımda kolum bayağı ağrıyordu. Zira içimdeki hüzünün ve duygusallığın tavan yaptığından herhalde duvar yumruklardım.

İşin temeline gelirsek durum basit. Hani derler ya insanlar bazı olaylara kısmet diye. İşte o kısmet denilen şey insanların iyimserliğine göre hayatlarının bir dönemecinde herkese bir şans tanınacağı üzerine kuruludur. Ama olmayınca olmuyordur. Basit umutlara yelken açıp kendimi kandıramıyorum.

İnsanların o beğenmediği niteliklerin bir kısımının banada yakışmadığını görerek kendimi yenilemem kaçınılmaz oluyor. Ne bütün gün yemek yedikten sonra kıçımın üzerinde oturan biriyim, ne hobileri olmayan boş bir hayat yaşayan biriyim, ne de boş boş gezen biri değilim. Bunların hepsi benim maymun iştahlı olmadan çok yönlü biri olmamdan kaynaklansada tam istediğiniz özelliklerde bir telefon bulup sırf markasını sevmiyorsunuz diye onu satın almamak gibi birşey.

Tabi durum böyle olunca insan belli zaman aralıklarında kendini daha iyi konuma getirmek üzere hep "ben nerede yanlış yapıyorum?" sorusunu kullanıyor. Bir üst paragraftaki analizler çıkıyor ortayada.

İnsan kendi kaderini belirleyemez. Bazen en ihtimal vermiyeceğin insanlar bir araya geliyorken kim bana insanın kendi kaderini belirleyebildiği iddasını kabul ettirebilir ki?

11 Eylül 2011 Pazar

Kemiklerin titresin Murphy

Şimdi her akıllı insanın yapacağı bir şeyi yaptım. Tabi bunların tümünü yaparken aklımdan Murphy geçmedi değil. Hayatımın her yerinde karşıma çıkıp hep hayatı bana kabusa çevirdiğinden alıştım.

Taksimden beşiktaşa yolculuk etmek üzere otobüse bindim. Girişte karşınızda sağ tarafta kalan koltuklara güneş vuruyor o yüzden bende haliyle hemen sol taraftan bir tanesine geçtim. İnönü stadının orada bir trafik başlar ve benim bulunduğum yere güneşin en yakıcı ışınları vurur.

Şimdi bende çakalım ya hesapta dün öyle olunca bugün yine girişte karşımızda bulunan sağ tarafta güneş vuruyor. Dedim buraya oturucam inönü'nün orada yine trafik olur pişerim. Otobüste birazdan kalkar. Neredeeee otobüs 15dk sonra kalktı. Ama yinede içimden pis pis sırıtıyorum inönüde görüşücez şeklinde diğer tarafta oturanlara ama o da ne?!. İnönü stadının orada hiç ama hiç trafik yok. Yani ben boşu boşuna yine yandım.

Hayatımın bir bölümünde dahi kendini göstermese çok alınırdım zaten Murphy'ye.

10 Eylül 2011 Cumartesi

Go kart

Herkes go kart'a binmeli,
binmeliler,
binmelisiniz,
binin bence,
binin lan!!! çok eğlenceli birşey =D

7 Eylül 2011 Çarşamba

Sonra biraz daha sıkıldım

Yine geçtiğimiz haftalar gibi berbat günler furyasına devam. Farklı müzikler, farklı şarkıları gitara dökme çabaları. Olmadı biraz müzik açıp kafa sallamaca ama kesmiyor. Biraz ağırlık çalışayım vakit geçer diyorsun, geçmiyor.
Bari bir şeyler atıştırayım diyorsun, hep aynı şeyler. Bilgisayar başında boş boş ekrana bakıyorsun yenilenmeye o sayfalara arada bir iki üç yere tıklıyor tekrar bakmaya devam ediyorsun.

Ne bok yediğimin farkında bile değilim. Hafta sonuda 6 ay daha sürecek yeni bir kurs programım daha başlıyor. Bu demek oluyorki önümüzde ki 6 ay daha az dinlenip bütün günlerimin katili olacağım.

Hiç bir şey yapmakta istemiyorum bir o kadar. Tek isteğim oturup iki çift laf etmek.




5 Eylül 2011 Pazartesi

Bir akşam vakti

Otobüste oturmuş dışarıyı izlerken, kapıdan aşağı adımını atan birine, herhangi birine çılgınca dur gitme! diye bağırmak isterdim. Kim ya da ne olduğu önemli değil sonrasında şuursuzca bakarken sadece beni anlayıp konuşmak isterdim. Her ne kadar çare olamayacağını bilsemde insanın içerisini kaplayan o sebepsiz huzuru yaratabilecek iki söz sarfetsin isterim. Klasik avuntularda bulunsa hiç gocunmam yine gözlerinin içine bakarak dinlemek isterim.

Kupalarla jenga



temsili resim

sabah ofiste kupalarla jenga oynamaca. Amca nasıl dizdin o bardakları öyle, kendi kupamı almak için 6 kupa dizdim tezgah üzerine.

2 Eylül 2011 Cuma

Nasıl yazı yazılamaz

Bugün biraz bunun üzerine yazıp kendimle çelişkiye düşmek istedim. Aslına bakarsanız tam manasıyla çelişkide sayılmaz, çünkü bir insan yazamadığında konu bulamıyor, konsanstre olamıyor vb. sebepleri vardır. Buna göre benim aslında birazda konusuz kaldığım rahatça şekilde anlaşılıyor. Fazla monoton bir hayattan daha fazlası beklenemez. Kendimi oyalamayı biliyorum ama sadece yalıtıyorum, elimdekilere veriyorum kendimi hayallerim bile suya gömülünce.

Sahi hayallerde bile kaybetmek ve vücudun da ki morfine bir gram daha ekleyip daha duyarsız kılar. Her gün olan biteni biraz daha kabullenip uzaklaşsanda aynı orada küfür edebilecek kadar da yakında görürsün. Yakındur, çünkü hayatın ta kendisinde sokağa adımınızı attığıktan bir kaç dakika içerisinde beyninizin algıladığı mesajlar ister istemez nüfuz eder. Sonuçta en sarhoş adam bile ne yaptığını bilir ama yaptıklarını kabullenmek işine gelmez. Biraz da bu misal.

Hem dışarı çıkıp yapıcak birşey bulamıyorsa insan oturur bilgisayar başına, en azından benim adıma işler bu şekilde yürüyor. Biraz oyun, biraz müzik ve kendine uğraş bulma telaşı içerisinde gün sonlanır. Çünkü bazen dışarı çıkmak için cesaret gerekir. Bunun yerine insan kendini birşeye kaptırmayı daha çok kabul eder. Akıl sağlığı yerinde hiç bir kimse canının yanmasını istemez.

Gülüp geçiyorsun bazen ben diyorsun, hehe ben, birşeyler bağdaştırıyorsun olucak he? olucak... hadi oradan!
İşte tam olarak bunları her seferinde yazmak istiyorsun, daha fazlasını, daha da fazlasını, herşeyi. Bu gözler yerine beyinden dökülen yaşlar. Tek çare biraz daha uyutmak, belki de sonsuzluğa.