27 Ağustos 2010 Cuma

Yüksek doz müzik

Yüksek doz da müzik şırıngalansın istiyorum. İnsanların ölçü birimi olarak kullandıkları kafa kaldırma deyiminin üst sınırlarına tırmanmak istiyorum. Müziğin birinin bünyesinde böyle etkiler bırakabileceği aslında yaşanmadan deneyim edilemiyecek kadar karmaşık bir duygu. Bir bakıma din gibi düşünebilirsiniz. Manevi, gözükmeyen ama huzur veren, her daim yanında ve destekçin.

En zor anım da yardımcım olarak ulaştığım şeyler müzik ve hayallerden fazlası değildi. İnsanın ne olursa olsun bir şekil de kendini motive etmesi gerekli. Bunu müzik ve gittikçe aslında kulağımda ki sesi izole eden hayallerim sağlıyordu. Belki de müziğe bu kadar tutkulu bağlanmamın sebebi zor olarak hissettiğim dönemler de sarılabileceğim tek şeyin müzik olmasıydı.

Şuan hayatım da bir beynin durduğu yerindeyim. Hisleriniz yok, heyecanınız az, belki enerjinizi kaybetmemişsiniz fakat nerede kullanıcağınızı bilemez şekildesiniz. Herşey bomboş gözüküyor. Sadece insan ya da birer cisimden ibaret gibi herşey. Canlılıktan uzakta.

Ya da farketmeden birşeyler benden uçup gitmiş boş gözlerle onları arıyorum kim bilir...

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Çok sakat iş


Düşünüyorum da aslında bizim meslek çok sakat. Yazılım hazırlıyorsunuz ve herşeyiniz internet. O gittiği an iş diye birşey kalmıyor. Bir gün doğal afet olur da Türkiye'de ki network ağı göçerse ki, güzel ülkem de herşey mümkün bana kalırsa. Aç kaldık yeminle.

24 Ağustos 2010 Salı

Yükselmek

Aslında tam olarak bu konu da ne yazıcağımı ben de bilmemekteyim. Sadece insan birşeyleri paylaşmak ister ya her ne kadar anlatamasa da hani duvara haykırır. Bir bakıma yaptığımız aslında farklı birşey değil. Bilgisayarın ekranına bakarak bir kaç dokunuşla parmaklardan dökülen kelimelerden ibaret, kendini rahatlatma çabası.

Nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama bir insan bulunduğu konumdan yükselip istediği şeye eriştiği ama ona uzanmadığı konumdan bahsediyorum desem yeterince açık olabileceğini düşünüyorum aslında. Hayat bu kadar iğrenç olamaz diyorum sonra kendi kendime bu kadar vazgeçmiş olsaydım eğer daha önce bu fırsat elime daha iyi şekil de geçtiğinde hiç o eyleme kalkışmadan yapardım bunu. Gerçekten garip. İnsanı sebepsiz yere huzursuz eden bazı şeyler var büyüsünü kimsenin çözemediği.

Direncinin kırılması da olabilir. Korkuyorum bu durumdan, hiçbirşeyin eskisi gibi olmıyacağından. Düşünsenize duygularınızın hislerinizin alındığını. Belki yaşamadığınız için bunları hayal edemiyorsunuz ama fiziksel olarak birşeyleri hissetmediğinizi düşünün o zaman. Tad alamamak, hissedememek, kendini yaralayıp hiçbirşeyin farkına varamamak. Acı çekmek hiç bu kadar cazip gelmiyordu sanırım bunları düşünene kadar.

Herşeye rağmen yaşama gerçeği var ki daha beter. Hep gençlikle bastrılan başarısızlıklar. Tamam ben, sen, o herkes genç ama her geçen dakika yaşlanmıyormuyuz birşeyleri beklerken? Niye güzel şeylerle geçirmek yerine boşa ya da ızdırap dolu günler geçirmek. Bu kadar pervasız olunamaz, çünkü hayat hiç taviz vermiyor.

20 Ağustos 2010 Cuma

Kısır döngü

Dinlenirsin. Sosyal hayatın vardır.
Sıkılırsın. Gittikçe sosyal hayat için gerekli para azalır.
İş ararsın. Sosyal hayata devam etmek için.
Bulursun. Çalışmaya başlarsın.
Para kazanırsın. Sosyal hayata ayıracak vaktin azalır.
Hayal kurarsın. Para ile yapabileceğin.
Vakit ararsın. Hayallerini gerçekleştirebileceğin.
Bulamazsın. Yapabileceklerin için, sosyal hayatın için vakit.
Çıkarsın işten. Artık paran ve bolca vaktin vardır.
Yeniden. Sosyal hayatına daha iyi bir şekil de başlarsın.
Şimdi herşey en baştan devam eder gider...

17 Ağustos 2010 Salı

İş aranıyor!

Şahsını tanıdığım üzere ricasına kırmadım. Kendisi iş aramaktadır ilgilenenler linkten devam...

http://serzenismeraklisi.blogspot.com/2010/08/is-aryorum-yardm-lutfen.html

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Altı çizili satırlar

Bir yerler de okunup altı çizilen satırlar. O hafıza da kalıp insanlara aktarılan, ünlü kişiler tarafından söylenilen şeyler. İşte onları söylerken es geçtiğiniz birşey var.

Manası söyliyen kişinin beynin de gizlidir. Sizin ettiğiniz laf ise düşünceden uzak, ruhsuz kelimelerdir.

Eğer gerçekten birşeyler söylemek istiyorsanız kendinizinkini kullanın.

10 Ağustos 2010 Salı

Geri kafalılık bu kadar popüler olabilirdi

Hep hep hep bahsediliyor. Her tartışmanın en sağlam lekeleme propagandası, kimi zaman için en sinir bozucu laflar bütünü içerisine girebilecek kapasitede ki kelimedir bağnazlık, yobazlık, geri kafalılık. Nitekim kötü sıfatlardır. Kendini bilen herkesin olabildiğince medeni olmaya çalıştığı bir ülke de ya da kendini bu yönde görenlerin ama olmayanların da çokça alınabileceği sözlerden birisidir. Niye böyle bir başlık açtığım konusuna kısaca değinirsem. Sokaktaki insanlar yüzünden ve en basitinden yozlaşan bir kaç kültürden bahsetmek amaçlı yazacağım.

Şimdi şöyle bir dışarı çıkıp etrafınıza baktığınız da etrafınızda bir sürü kısacık şort giymiş kadınlar görüceksiniz. İşte yozlaşan batıdan edinilmiş bir zihniyet ile bu medeniyet diye haykırıp, dişiliklerini ön plana çıkartan kadınlarımız sonrasında kullanılmaktan ya da yeterli saygıyı görmediklerinden bahsediyorlar. Tabi işin bu kısımı biraz klişe, asıl bomba kısımına gelirsek.
Hiç eskiden insanların nasıl giyindiğini düşündünüz mü? ya da daha doğrusu ne giymediklerini. En basitinden her seferinde belki de espirilere malzeme olan adem ile havvanın yaprakla dolaşma olayını biraz düşünün. Medeniyet ve insanların kendine saygılarıyla eş değer olarak artan, cahilliğin yok olmasıyla insanlar kendi bedenlerini örtücek şekilde kıyafetler hazırlamışlar. Pekala biz şimdi ne yapıyoruz? Tam tersini. Bedenimizi her geçen gün biraz daha soyuyoruz. Biraz daha cahilleşiyoruz.
 
Bunun yanında hep dalga geçtiğimiz işleri yapıyoruz!

Zamanında tıp ilerliyor diyen insanlar. Şu ilacı kullanalım, bu ilacı kullanalım derken gördükleri zarar sonucunda yine büyük bir "aktar" pazarı yarattılar ülkede. Zamanında burun kıvırıp bu mu beni iyileştirecek dedikleri koca karı ilaçları iyileştirdi kimilerini. Dalga geçtikleri ve bana göre tamamen mantıksızca olan organik ürünlere döndüler. Koşa koşa neredeyse normalin iki katı ücrete daha vasat ama ilaçsız şeyler yiyebilmek için.

Kro diye dalga geçtiğimiz doğu bölgesinde yöresel olan poşu'yu sırf hollywood yıldızları taktı diye binlerce kişi boynuna doladı. Hani kroydular?

Farklı olma pazar stratejisi ile çıkıp insanları çok güzel kandıran bir firma converse'den bahsedicem. Evet bunu giyerseniz sokaktaki insanlardan farklı olursunuz diye empoze edip kendi pazarını yaratan converse başarılıda oldu. Ama söyledikleri sadece ürünü satmak için olan koca bir yalandı. Farklı olmak isteyecek bir sürü genç vardı ve gençler en kolay kandırılabilir kitleydi. Düşünmekten yoksun gençlere niye bunu giydiğini sorduğunda "sevdiğim" için yanıtını alırsınız. Yarın başka birşey moda olur ve ayağında onu gördüğünüz de yine aynı düşünceden yoksun cevabı alırsınız. Çünkü ne yaptıklarını, neyin bir parçası olduklarını onlar dahi bilmiyor. Tek istedikleri büyük oranda yani modaya uyan popüler karşı cinsi etkileyip sözde zevk almaya çalışmak.

Bir diğer dalga geçilip yapılan basit şeylerden biri belediye, inşaat işçilerinin giydiği sarı ve hava almayıp ayakları ciddi şekilde rahatsız edebilecek ayakkabıların allanıp pullanıp yine moda adı altında piyasa sunulması.

Belki farkındasınızdır belki değisinizdir son zamanlarda şunu sıkça görmeye başladım. Amerikan stil hamburger. Etrafta çokça yaygınlaşmaya başladı. İçerisinde bir sürü şey bulunan kocaman bir obeziteye davet çıkartan hamburger. Ülkemizde de obeziteleşme sorununun patlama yapması ve yemek kültürümüzün de iyice yozlaştığını görmek hiç zor değil.

Diğer yozlaşan bir husus ise Türkçe. Bir sürü global dükkanlar ülkemiz de açılabilir ya da kullanıcağımız lakaplar farklı diller de olabilir. Sonuçta bu lakap ile global bir ortam da bulunabileceğinden kısmen mecbursundur böyle bir yol izlemeye. Peki ya ingilizce iletilere ne demeli? Twitter, facebook gibi yerlerde oldukça çoğalmaya başladı. İngilzice yazarak kime neyi kanıtlamaya çalıştıklarını halen anlamış değilim. Biraz daha kültürlü mü gözükmeye çalıştığınız zannediyorsunuz? Hayır aslında tam bir ingilizceyi yeni öğrenmeye çalışan orta okul çocuğunun hevesinden başka birşey değil yapmış olduğunuz. Peki ya bloglar da yok mu? Var tabi global bir yayın yapmıyorsan. Yazdığın Türkçe denemenin içerisine ne diye ingilizce cümleler ve ya başlıklar atarlar halen anlayabilmiş değilim. Bir şeyi ya komple İngilizce yazarsın ya da Türkçe.

İşte geri kafalılık ancak bu kadar popüler olabilirdi.

8 Ağustos 2010 Pazar

İşte gitarım

Kendimi de gitarımla çekmek isterdim ama bu benim için hayli zor ve gereksiz bir davranış olucağından yapamadım. Bakalım kim benimle aynı zevkleri paylaşıyor =))

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Bu genç gider

Yeni gitarımı almak için yol'a çıkacağım sıcağa katlanabilemeyi göze aldığım bir saatte. Yine boş boş bakacağım etrafa, yine dolu yollarda tek başıma seyredeceğim olan biteni.

Artık mutlu edicek şeyler bile bir başına iyice tadını yitirmeye başladı sanırım.

3 Ağustos 2010 Salı

En çok zarar veren

Bir insan'a ne zarar verebilecek şeyler aşşağı yukarı bellidir. Kimileri sevgilisinden ayrılır ki genel de toplum da en çok görülen olaylardan biridir. Para sıkıntısı çeker. Fiziğini beğenmez gibi bir çok şey türetilebilir. Kalıtsal şeyler de olabilir, bizim elimiz de değiştirebileceklerimizde.

Kısacası zarar kavramı insandan insana değişkenlik gösterebilecek bir kavramdır. Benim hayatım da en çok bana zarar veren şeylerden biri yaşadığın, bildiğin şeyleri paylaşamamak. Birşeyleri görüp öğrenmenin yanında boş kalmışlıktan oluşan düşünce, fikir, olaylar topluluklarını anca bir yerlere yazıcaksınız ki bu sanıldığı kadar rahatlatıcı bir etki yaratmaz. Çünkü yaptığınızın kendi kendine konuşmaktan çok az bir farkı vardır. Birileri sizi belki okuyordur, belki okumuyordur. Birileri belki fikirlerini paylaştıysa onları okursun. Her ne olursa olsun bir yer de birilerinin fikirlerini okuma zahmetine katlandığını görüp bunu beyan etmesi güzel.

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Geçmek bilmez

Her ne kadar geçmek bilmez desem de hayatın kendisi o kadar çabuk geçip gidiyor ki. Belki biz bunun farkına varmıyoruz. Yarın yaparız diyoruz. Bir ay sonra bakarız. Yaşımızı dolduralım elbet çalışırız. Uzayıp gider yapmak istediklerimiz, yaptığımız ve bunlara biçtiğimiz zamanlar sonra dönüp arkamıza bakarız. Ne kadar dolu geçirdiğimizi düşünürüz bir an durup.

Aslına bakarsanız geçmek bilmeyen insanın hayatında ki boktan şeyler. Sen ne kadar çabalarsan çabala başka birilerinin iradesine bağlı olan şeyler. Buraya dökemediğim bir sürü duygu seli, bir sürü boşluk var aslına bakarsanız ama anlatamıyorum, anlatılmıyor.

1 Ağustos 2010 Pazar

Yine yine yine

"Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir." Murphy

Yazının sonuna saklıyamıyacağım bu hayatımla birebir örtüşen sözü. Nedir yani yaşadıklarım anlamıyorum. Güzel geçileceği düşünülen bir haftasonunun ardından tahmin edilemiyecek şekilde iki ters giden gün ve yine berbat bir ruh hali geriye kalanlar.

Hadi bir insan ile buluşma bir şekil de iptal olabilir. Gayet olağan birşey diyebilirsiniz. Nasıl olsa pazar günü dışarı çıkacağım diyerek sevincimi kaybetmedim. Peki pazar günü geldi ne oldu?

Saatin 8:30'un da kalkıp saçlarımı yıkadım. 10:30'da ki lan game'e gidip eğlenmek için. Saat 8 gibi lan game iptal edilmiş.

Pazar günü sabahın körün de kalkıyorsun giyiniyorsun gidiyorsun ve iptal olduğunu öğreniyorsun. Hayır buna aslında gram kadar üzüldüm denilemez aslında sıkıldığım nokta yine vakit geçirebileceğim bir haftasonu umarken onu da kaybetmem. Yine insanlardan uzak sadece onlara bakarak ev'e dönmek. Pazar günü boş sokaklar da, beşiktaş da sessizce güneşin yakan sıcağın da vapurun gidişini izleyerek.

Bana biri hayatın halen güzel olduğunu söyliyebilir mi? İsterseniz bir deneyin!