30 Temmuz 2010 Cuma

200. Izleyiciye özel

Ne ilk 100 için yazı yazdım ne de blog senesini doldurduğunda. Bir başlangıç yapmanın zamanı geldi diye düşünüyorum ve...

200. İzleyicime benimle başbaşa yemek yeme fırsatı, lüks bir yatta boğaz gezisi falan filan işte basit şeyler bunlar. Gelin şöyle bir büyük pizza bitirip sonra o son dilimi yemiyecektik diyerek markete girip soda alıp çıktıktan sonra şimdi bu sodaları nerede acıcaz diyerek en yakın bu aparatı bulunduran yere girip test ediyoruz sıfatı altında sodalarımızı açarak sonrasında güzel bir filmle gün'ü güzelliştirmek teklif edilebilir tabi.

Ama 200. kendi isteğinide beyan edebilir evet buyrun bayanlar, baylar.

Herşey bir yana 200 kişi olucak dile kolay.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Çekiniyor bazen insan

Hayatım da bu olayı oldukça sık yaşıyabiliyorum. Ciddi bir bünyenin getirdiği dez avatajlar arasında mı kategorilendirmek gerekli bilemiyorum ama en azından belli bir noktaya kadar ve belki de bazı şeyler için her zaman yapma gereği duyduğun bir davranış çekinme. Birşeyler ağızdan çıktıktan sonra bunun pişmanlığını yaşamak yerine bir kaç kez daha düşünüp öyle söylemek.

Bir insan ile diyalog kurarken onun düşüncelerini sezgileyip olabildiğince kısa süre de doğru cümleyi yakalaman gereklidir. Yaparsın, konuşursun kendini kaptırıp. Bazen karşında ki insan senin için o kadar önemlidir ki dönüp sorarsın sıkılıp sıkılmadığını ya da yanlış birşeyler söyleyip söylemediğini. Fakat işler tam tersine işleyebilir. Karşındakinin görüşü sana değer vermiyen bir nitelikte ise söyliyeceğin sözler ukalalık sıfatıyla söndürülmeye çalışılacağı apaçık bellidir.

Öyle bir çekinirsin ki bazen tüylerin diken diken olur. Ağızdan çıkmaya hazır her söz beyinde tasarlanıp adeta kalbinin içerisindeki süzgeçten geçerek, her bir harfi hissederek bedeni terk eder. O kelimelerle süslersin karşındakini gözünde her kabul ettiği kelimende. Öyle büyüleyici bir hal alır ki bu durum beyninde ki kontrol mekanizması saçmalar. Kafandan geçen en önemli şey ne olursa olsun karşındakinin sana sunduğu bu büyüleciliği bozma.

İşin en ürkütücü yanı da bu olsa gerek. Nasıl bir markette alıcağın ürünün fiyatının kasa da doğru çıkma oranı yüksek ve buna emin olduğumuz kadar yapıcaklarımıza da eminizdir. Fakat ne kadar emin olsakta korkutucu bir pay vardır. Biraz yüzleşmek gerekir. En azından kasaya gittiğiniz de olay çıkartmak yerine cebinizden varsa bir miktar parayı daha uzatıp sessizce ayrılmayı bilmek gereklidir. Çünkü bazen böylesi ne orada ki kasiyerin bütün gününü size içinden küfür ederek geçirmesini sağlıyacak ne de sizin basit bir insan hatası için beyninizi boş yere çalıştırmanıza değecektir.

Fazla uzatıp okunmaz bir hal almasını istemiyorum. O yüzden yazıyı şimdilik burada keseceğim. Kimbilir belki daha iyi duygularımı kelimelere döktüğüm bir gün de yenisini yazar ya da devamını getiririm. Şimdilik benden bu kadar.

25 Temmuz 2010 Pazar

8 kişi

Bunların 3'ü geri dönüş bile yapmadılar. Geri kalanlarının ise mazeretleri vardı. Hiç bir zaman istediğin zaman da birileri yanında olmuyor.

Son bir deneme yapmak istedim. Belki de ay'dan ay'a bir şekilde görüşebildiğim az da olsa bağlarımın olduğu kişilere. Sonuç yine ev'deyim.

Boktan ötesi bir pazar.

Buldum

Öylelemesine düşünürken yine birden aklıma geldi. Bir insanın niye yalnızlık hoşuna gitmez diye. Yani kendime sordum. Bir kaç saat sonra cevabım gayet tatminkardı.

Bir insan ne kadar fazla düşünür, araştırır ve paylaşıcak birşeyler yakalarsa o kadar fazla kişi arar yanına. Aslında belki de bu onu anlıyabilecek bir kişidir. Belki bulduğu komik bir şeye msn de yolladığında beraber gülebileceği bir kişi arar. Kısacası düşünen insan hiç yalnız kalmak istemez. Hep yanına birilerini arar.

Peki ya şimdi ben bütün beyinsel fonksiyonlarımı azaltmalımıyım?

24 Temmuz 2010 Cumartesi

Bir cuma akşamı daha

İşler bu sefer pek bir yolundaydı gerçekten tırsmaya başlamıştım. Artık öyle bir durum ki insan başına iyi şeyler geldikçe sanki bunu olağan dışıymış gibi karşılamaya başlıyabiliyor. Fazla uzatmadan mesai saatinin bitişini beklemeliydim. 1 haftadır iş-ev arasında gidip gelmek beni fazlasıyla bunaltmıştı. Haftanın son günü olmasını fırsat bilerek birşeyler yapmalıydım. Fakat yine aksilik bu yönde ya birşeyler yapabileceğim bir, iki kişi de talihsizlik sonucu yok olmuşlardı.

Yapmalıydım birşeyler yine de oldukça sıkılmıştım. Metro'ya doğru yürüyordum iş yerinden çıktıktan sonra. Tek başıma yapabileceğim en iyi iş yine biraz taksim'de gezip biraz da net'e girerek vakit geçirmekti. Süper bir plan değil mi? Günün 8 saatini laptop karşısında programlama yaparak geçir sonra cuma akşamı yapabileceğin en iyi etkinlik yine tek farkla dışarıda bir yerde biraz gelen gidene bakıp can sıkıntını gidermeye çalışarak gün'ü kapatmak.

Karnım açtı taksim'e vardığımda. Kızılkayalar gözüm de parladı ve daldım içeri. Klasik içeri 2 tane lafı çınladı. Hayrandın şu büfeci ağzına herşeyi yarım ve kısa söylemelerine. Ne zaman bir büfeye girsem aynı onlar gibi söylemeye çalışırım. İşin jargonunun gerçekten bu olduğuna ve hoş olduğuna inanıyorum. Klima'da tam sırtımı vuruyordu ki rahatsızlık verici birşey. Zaten bilen bilir fazla oturmak mümkün değildir kızılkayalarda bir an önce hamburgerlerimi mideye indirip çıktım.

Biraz istiklâl'de yürüdüm. d&r'da yeni çıkan bir takım şeylere bakmam gerekiyordu. Oraya kadar yol aldım. Sonra en rahat internete nerede girebileceğimi düşündüm ve deli gibi kahve isteğim aklıma gelince bu sıcakta starbucks'ta soğuk birşeyler içmenin iyi geliceğini düşündüm. Tekrar çıktım istiklâl caddesi üzerinde ki ilk starbucks'ın oraya kadar. Kahvemi aldım orta katı beğenmeyerek en üste çıktım. İki tane kafa gibi görünen adam yan yana oturuyordu. Sanki daha önce bir yerlerde görmüştüm bunları ama nerede derken yanlarına oturdum.

Önce biraz kitap okuyacaktım ki öyle de oldu. Sonrasında sıkılıp tekrar laptop'u açtım bu arada havada ki bir konudan sıkıntımı dağıtmak için biraz diyaloğa girdim. Tabi onlar iş yaptıkları için diyalog kısa sürmüştü. Ben ise kötü bir akşam da boş boş surf yapıyordum. Saat ilerlemişti burada boş boş oturacağıma ev'e geçmeliydim. Sırtımda çanta galatasaray'ın oraya kadar indikten sonra gerisin geriye çıktım. Ev'e dönme vakti gelmişti.



"Hiçbir lokantada tek başınıza oturabileceğiniz şekilde dizayn edilmiş masa bulamazsınız. toplum sizi yalnızlıktan kurtarmak için gerekirse ruh sağlığınızla oynar..." K. İskender

Canavarlaşmak

Herşey insanların suçu. Tabi bir ülke de kafadan çok g*t prim yapıyorsa insanların delirmemesi, seri katil olmaması vb. şeyler gayet normal. O kadar fazla geri zekalı ego yük'ü insanlar var ki hepsinin egolarını birer birer iğneyle patlatıp bulundukları metrelerce yükseklikten zemine kafa üstü çakılmalarını izlemek bana oldukça zevk vericektir. İçlerinde birşey olmadığından çok birşey kaybetmiş sayılmıyacaklardır ne de olsa.

Herkes kendi bencililliğinde kaybolmuş gidiyor. Herkes kendini bir b*k zanneder olmuş. Ulaşılamaz, etrafında bir sürü insan gezen, talibi hiç bitmeyen. Oysa ki yaptığınız sadece birbirinizi kullanmak aptallar. Yaptığınız şeylerden sonra kendinizi bir bok zannedip diğer insanlardan üstün görmek embesiller. Hepiniz insansınız, etsiniz, kemiksiniz. Eksiğiniz bile var, bir kaç tahta.

Ergenlikten nasibini almayan bünyeler cirit atıp aşk, sevgi, modadan bahsetmekten başka hiçbirşey almıyor o küçük beyinleriniz. İnanın o kadar yapmacıksınız ve o kadar gelişime muhtaçsınız ki...

Canavarlaştırdı sonunda beni insanlar, nefret ediyorum herkesten...

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Sansüre Hayır!!.


Gittik protesto ettik ve döndük. Tabi ortama en çok hava katan inci sözlükçüler oldu. Buluşma öncesi yaptıkları toplantıda cafe'ye girecek yer yoktu zaten. Meydana çıktıklarında "İnci burada ekşi nerede?" sloganları atarak eğleniyorlardı. Bir kısım ekşi sözlük yazarları da içlerinden küfür ediyorlardı sadece.

Yürüyüş sona erdi ve bir kısım inci sözlük yazarları meydan'a doğru yürümeye başladı. Herşeye laf atıyorlardı ama en güzel kısım ve benimde büyük çoşkuyla katıldığım kısım burgerking'in kapısından girip "döner ekmek oleyyyy" diye bağırmaktı.

16 Temmuz 2010 Cuma

Boş vakiti harcama

Dolambaçlı bir halde yazamıyacağım bugün aklımdan geçenleri ya da siz nasıl derseniz. Daha yalın anlatım yapıcağım, boş vakit geçirmek konusunda içimden geçenleri ve aslında yaptıklarımı. Boş vakit derken tamamen boş olan bir vakit söz konusu değil aslında belli bir zaman diliminde bir yerde olman gerekir ama daha 1-2 saatin vardır ve eve dönemezsin. Sanırım bu iş'i gerçekten iyi beceriyorum ya da kendimi kandırıyorum. Kimbilir belki de yalnız olmanın getirdiği bir alışılmışlık avantajı idi bu yaşadığım şeylerden aldığım nötr duygular.

Saat 16:00'da biten eğitimden 15:00'da eğitim tamamlanmış. Gerekli formlar doldurulmuş olduğundan ve bundan sonra artık biraz daha sorular üzerinde konuşulacağını düşünerek hatta bilerek aslında izinimden bir gün olduğunu göz önünde bulundurarak ayrıldım ofisten.

Evet öyle berbat bir izindi ki ayarladığım herşey yine ters gitti. Benim kurduğum cümle klasik alıştım artıktan öteye gitmedi, gidemiyordu. Nasıl bir durumdur. Hani yazıyorum diye mi böyle oluyor. Nasıl her iş ters gider bunun matematiğini ben çözemedim inatla söylüyorum. En iyi olasılık hesaplıyan adamlar gelip benim hayatım üzerinde ki olasılıkları hesaplasa ya isimime bir sürü kitap yazarlardı ya da hayretler içerisinde üzerimde testler yapmaktan kendilerini alamazlardı.

Ara bilgiyi de bu şekil de aktardıktan sonra efendim. Gelelim saat 15:00'dan sonrasını nasıl değerlendirdiğimize. Sattığım bir eşyanın parasını almak ve biraz da okula verilen tek ders dilekçesiyle girilicek olan programlama sınavı için çalıştırmamı isteyen biriyle buluşacaktım. Aradığımda ev'e gidip işleri olduğunu söyledi. Ben de o zaman ev'e gideceğimi söyledim.

Haliyle bu bahtsızlıkla tek başıma kalıcak değilim. Ailesiyle yaşıyan bir bireyim. Fakat alışkanlık o ki anne ev hanımı olunca anahtar taşımam. Çünkü belli saatte ev'e döndüğümden o bilinir ev'de ona göre olunur ama bugün durum tahmin edebileceğiniz gibi ev'de kimse yoktu. Aradığımda çok ta uzak sayılacak bir yerlerde değildi ama oradan çıkıp gelmeleri nereden bakarsan 40dakika alıcaktı ve benim birisiyle buluşmam da gerekiyordu.

Ev'den sıcağın verdiği bezginlik ve halsizlikle tekrar yol'a koyuldum ne yapıcaktım şimdi onca saat. Buluşacağımız en yakın yere bir toplu taşıma aracı kullanarak gidecektim. Önce geçen gün baktığım bir kitabı inceleyip bir kaç kitap daha bakıcaktım. Sonra onu alıp mümkünse oradan güzel bir kitap ayıracı almak istiyordum. Uzun süredir çok yıpranmış bir taneyi kullanıyordum ve açıkçası hiç hoşuma gitmiyordu. He birde sürekli ertelediğim bir de pantolon alma fikri vardı. Nasıl olsa tahsilatı yapıcaktım =))

Dediğim gibi de oldu. Çıktım taksim'e d&r'da belki de yarım saat kadar yeni çıkanlar, çok okunanlar ve bir kaç tane de aksiyon-fantastik türü kitap'a baktım. Kişisel gelişim, psikoloji, seri cinayet olayları çok sıkmıştı. Aslında bir tane roman buldum. Bir Türk yazarın kaleminden çıkma fakat ergen Türk dizilerinden farkı yoktu. Tek hoş gelen kısımı yalın anlatım ve sürekli diyalog geçmesi insanı sanki birileri konuşurken dinliyormuş hissine itiyordu.

Sonunda "mutluluk projesi" adında ki kabartmalı yazılı o kitap'da karar kılmıştım. Kasa etrafında ayıraç aradım yoktu. Demek ki bunun için biraz gezmem gerekicekti. Ama önce biraz rahatlamalıydım. Kitabı alıp serin birşeyler içip soluklanmak üzere girdim. Bir taraftan kitaba bakıyor. Diğer taraftan serinlemeye çalışıyordum diyeceğim de açıkçası özel bir çaba sarfetmek gerekmiyordu çünkü mekan ve içecek bakımından bu olay gayet rahat bir şekil de gerçekleşiyordu. Sonuçta kendime gelmiştim. Kitapta 13. sayfadaydım fakat yoluma devam etmem gerekiyordu. Kitap ayıracı için girdiğim 3. dükkan da klasik kitapçı mantığına göre yine kasa yanında rastladım ve arasam bulamam tepkisiyle üzerinde karakalem çizim kız kulesi, vapur bulunan püsküllü güzel bir kitap ayıracım olmuştu.

Sıra kot pantolon almaktı. Bir kaç yer gezdikten sonra hep aldığım standart aynı model aynı renk kot'u mu almıştım ilk denediğim üzerimde bulunan beden dar gelmişti. Bir büyüğünü aldığımda olmuştu ve bütün işler bitmişti. Telefonum'un şarjı da öyle. Kendisiyle bir iş'im kalmamıştı iyi ki buluşmak noktası ayarlanmıştı kapanmanın öncesinde.

Buluşulacak kişiyle buluşuldu fakat kendi kendime insanlar üzerinde şu konuya kızmadan edemedim ev'e giderken. Bir insan niye kendini geliştirmemek için adeta inat eder? Birşeyler okumamak ve bununla sanki övünürmüşçesine bahsetmek. Tamam bir insan kitap okumayabilir hani roman gibi bir kitap'ı açıkçası bende çok severek okumuyorum bunu bir sürü kez de buraya yazdım. Fakat onun yerine belli bir kelime birikimi havadan gelmiyor. %80'i aileden desem de kendi kendimi geliştirmek için iş olsun, hayat olsun. Bir çok konuda farklı şeyler okumuşluğum var ve en basitinden herhafta karikatürler ve o mizah dergilerinde ki olabildiğince köşe yazılarını okumak. Bunun yerine niye daha az şeyin etrafında bir yaşam? Niye etrafta bu kadar şey deneyip haz almaktansa tek düzelik ya da bunlardan soyutlama? Etrafta bir sürü nimet varken bunları denemek varken nedir bu ön yargı ve geri kafalılık? Anlamıyorum...
Anlatabilecek?..

13 Temmuz 2010 Salı

Belirsizlik


Hayat tam bir belirsizlik içerisinde sürüp gitmekte devam ediyor. Kendin belirleyeceğin şeyler, bildiğin şeylerle kısıtlı durumda ki bir insanın sürekli bu döngü içerisinde aynı şeyleri yapması oldukça sıkıcı bir hal alabiliyor. Hele ki bazı insanların hayatını aslında çok da iyi olmadığını söyliyedikleri halde pekte fena sayılmaması ayrıca çileden çıkartabilecek bir unsur.

Başım ağrıyor her ne kadar onu boşaltmak isteyip aslında pek'te birşeylerle uğraşmazken. Biraz kafein alıyorsun sonra açılıp birşeye kendini vermek için belki de bir kaç satır yazı yazmak kendini açıklamak isteğin, belki de bir mucize arıyorsun aslında çok da zor olmayan.

Nefes almak için biraz dışarı çıkıyorsun. Aradığım diğer insanlar gibi huzur değil oysa ki huzur zaten o müthiş sessizlikten fazlasıyla erişebildiğin bir duygu. Biraz kalabalık, biraz gürültü istiyor insan milyonlar bundan bıkmışken, bu nasıl benim imkansızlık olabilirdi? Nasıl oluyor bu insani nimetlerden mahrum olmak. Oysa ki bunları söylerken insan nasıl bir ruh hastası moduna geçip en b*ktan konuda bile kendini daha b*ktan göstermek ister.

İnsanı çileden çıkartan bir diğer unsurlardan biri de belirsizlik öğesidir. Belirsizlik öyle birşeydir ki hapishane de bulunmaktan tek farkı biraz daha serbestsindir. Etraftakileri görebilirsin fakat onlara dokunmazsın. Belki de bu daha çok can acıtanıdır. Hele ki bu durumu değiştirmek için yaptıklarından sonra herşeyin istinasız ters tepmesi daha da can acıtı bir durum haline gelebiliyor.

Belirsizlikler içerisinde belirlediğiniz o soyut dünya bazen size öylesine yetiyor ki sadece bulunduğunuz yerde hayal kurmaktan başka hiçbirşey yapmak istemiyorsunuz. Bu durum o kadar insanı kendinden götürüyor ki iki kişi kendi arasında konuşurken sonra sana döndüğünde onlara cevap verirken bu işlem arkada dönüyorken bir taraftan onların söylediklerini beyninin başka bir alanında çevirmeye çalışıyorsun. Karşında ki insana verdiğin cevaptan onun sana dönüşü beyninin ne kadar dolu olduğuna dair en büyük sinyal oluyor. Mecburen silkelenip biraz kendine gelmeye çalışıyorsun fakat nafile.

Sonuçta herşeyden uzaklaşıp yeni birşey yapmıyacaksınız diyeceğim fakat derler ya bazen yenisini yapmak eskisini tamir etmekten daha kolaydır. Fakat herşeye sıfırdan başlamak için artık geç. Tamir etmek için gerekli malzeme yok ama şimdilik en iyi yöntem bu gibi gözüküyor.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Yeni-den

Yeniden eskisi gibi yazasım var. Biraz daha doyurucu, daha etkileyici. Olduğunca sürekleyici ki bu kısımına aslında acemi bir roman yazarı gibi kendim bile katılıyorum diye yorum yazsam çokta farkedilmez sanırım.

Hayat iki adım atarken içine çektiğin ard arda nefeslerle gittikçe kısalıyor her geçen gün. Senin belirleyemediğin sebeplerden plan yapamıyorsun ya da yaptırmıyorlar. Olaylar olabildiğince spontane gelişiyor. Oysa ki emrivaki'yi yeğlerdim bunun yerine bir çoğu zaman, fakat bunun sevdiğin bir kadınla birlikte olmak değil de genel ev'de ki kadınla birlikte olmaktan hiçbir farkı yok. Esas olan özgür iradedir.

Oturmuş bunu konuşuyorduk geçen gün hayatın ta kendisiyle bir ara neresi olduğunu çıkaramadığım bir yerde, bir ara gece karanlığında ki boş tavandaydı kendisi. Oysa ki ben konuşuyor o cevap vermiyordu. İçimden sadece bütün olasılıkları hesap ediyordum hayalimde oluşturduğum kök ağaç üzerinde. Hesaplamalarımda yanılmıyordum fakat bu kadar ego bana çoktu birileri çıkıp hayır bunu hesaba katmadın ve oldu demeliydi. Ezmeliydi onu yok etmeliydi.

Sokağa çıkacağın zaman sakalının boyutu her seferinde kısaltma eğilimi ya da saçını düzeltme, güzel t-shirtler beğenme. Kısacası üzerine çeki düzen vermek. Peki bir insan bunların hepsini kendi için yapıyorsa ve artık kendinden dahi geçtiyse, anlamsızlaşıyor bu düzen, disiplinsizleşiyor. Her türlü çılgınlığa meğil gösteriyor bünye hiçbirşeye çekinmeden, tek bir şeyi yapamıyor cesaret edemiyor. Karşısına bir insan geldiğinde ona güvenemiyorsun. Kendini düzeltiyorsun, hazırlanıyorsun. Sanki yeniden diriliyorsun mezarından adeta sonra sadece basit bir hayalden ibaret belki bünyenin yeniden düzenlenme çağrısı olarak algılıyorsun. Kalmıyor yaptığın hiçbirşeyin manası bunu kendinden başka farkedicek kimse olmadığında.

Sadece birşeye bağlı yaşamak değil yapılan hatta yaşanılanları biriyle paylaşamamak zor olan. Hayatı bunun yerine iki kelimede, bol gitar gürültülü şarkılardan aramak ya da kendini kaybetmek siz adına ne derseniz artık. Çünkü yaşam bazen sadece hayalindekilerle mutlu ediyor seni hatta bazen değil şuana kadar öyle. Cesaretin kırılıyor yapıcam diyorsun ölmüyor içindekiler fakat her cesaretin kırıldığında daha az şey söyliyebiliyorsun artık. Zamanla çok daha fazla istek oluşuyor içinde ve bu insanı korkutuyor.

Saat 20'den 23'e ulaştı ve ben halen bütün gücümle yazmak için çaba sarfediyorum. Kafam henüz yeterince dinginleşmedi tatilimin başlamasına rağmen ve boşalması için ne yapabilirim bu konuda en ufak bir fikir edinemiyorum kendime, oysa ki etmeliyim, etmeliydim.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Twitter

Bende sonunda geç de olsa katıldım bu mecraya. Hep kafamdaydı nasip sıkılıp bugün girmekteymiş.

Follow etmek isteyenlere;
Find People >> StummScream

Ben daha çok beklerim

Herşey olabildiğince b*ktan yine, hep benimi bulmak zorundalar. Oysa ki hayattan istediğim kompleksli şeylerde yok tek bir isteğim var. Bir h.sonunu daha ev'de yine boş boş tüketmek. Yaşıyormuyum hissetmiyorum bile.

2 Temmuz 2010 Cuma

Herşey çok sessiz yine

Aslında çok fazla şey yazasım var fakat kısıtlıyorum bugün itibariyle kendimi, eskisi gibi belki daha fazlası, içimden gelen herşeyi yine ne kadar boş günlerin geçtiğini.

Değişmiyor hiçbirşey, değişmiyor. Yine boş ve sessiz bir h.sonuna 48dakika kala.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Ölmüşüm ben

Yetiştirilmesi gereken işler perişan eyledi beni hele birde 6 saatlik 3 gün sürecek eğitimin 2 gün'ü de bu yetiştirilmesi gereken işlerle aynı haftaya denk gelince ve tam sabahın köründe olunca daha bir erken kalkmaya dikkat etmek, daha fazla çalışmak derken göçtüm. Hayır yemekte yiyemiyorum zaten son zamanlarda sonum iyi gözükmüyor.

İki değişiklik olsun. Biraz dinlenmek için mail'i mi açıyorum. Kimse hiçbirşeye cevap vermez olmuş arkadaş, herkes kendi havasında. Geçmiyor vakit valla, yetmiyormuş gibi geçen kısımıda zahmetli oluyor.