26 Nisan 2010 Pazartesi

Oh be...

23 Nisan günü törenden kaçan çocuklar gibiydim ev de dinlenceye ayırdım ki günümün nasıl geçtiğini anlıyamamıştım, heba olmuş gibi geldi sanki koca bir tatil günü. Ertesi gün büyük gün di ki öyle de oldu

ev-taksim-eyüp-unkapanı-beyazıt-mahmutpaşa-eminönü-taksim-ev şekliden bir zincir gerçekleşti gün içerisinde yorulmuştum fakat şikayetçi değildim. Ertesi günde ev'de sıkılacağımı düşünerek dışarı çıkmak istediğimde.

ev-osmanbey-levent-taksim-karaköy-kadıköy-karaköy-şişhane şeklinde bir yol haritası oldu gene zevkliydi günü yaşadığıma inandım ev'de oturmanın keyfi gerçek manada çıkıyordu artık.

24 Nisan 2010 Cumartesi

23 Nisan 2010 Cuma

Bir bok anlamadım

Bir bok anlamadım arkadaş ben bugünden. Sabah kalktım pc'de oyalanıcak birşey bile yokken adam gibi akşam oldu. Hiç zevk alamadım, hiçbirşeyi dolduramadım. 3 günlük tatil yine 2 gün gibi geçicek sanırım.

22 Nisan 2010 Perşembe

Uyumak, biraz daha uyumak, sadece uyumak...

Uyumak ne kadar huzur verici bir eylemdir. Özellikle bahar aylarında akşam havanın soğumasıyla halen üzerinize yorganı çekebiliyorsanız sarılıp ona boynunuza dolarken bir taraftan huzura kavuşmak istemek ama bir taraftan da bu huzur ve her yerin kararmasıyla birllikte göz perdenizde oynıyan hayallerin filmi başlar.

Kimisi sevdiğini düşünür uyuyamaz. Kimisi hayat muhasebesi yapar, yarın iş'e giderken ne giyinmeli diye aklına gelir. Bir sürü şey uçuşabilir ama yine de sanırım en saf en huzurlu halidir insanın yataktayken.

Hani kadınlar yataktan kalktığında güzel olmadıklarını düşünürler ya bence tam tersidir. O yataktan kalkıp saç baş toparlama esnası ve uyurken ki masumane ve doğal hal çok daha müthiştir. O kadar etrafta bol makyaj insan dolaşıyor ki sanırım ister istemez en doğal'ı bulma hevesi canlanıyor insanın içinde. Hatta bana kalırsa insanlar olabildiğince doğal dolaşmalı. Niye mi? Çünkü eğer makyajlar içerisinde belki de evet daha güzel olsan bile diğer seferlerde o kadar güzel görünmediğinde "ulan iyice çirkinleşti" serzenişi uyanabilir insanın içinde. Hani o yüzden biriyle hayatınızı birleştirmek isteniyorsa o gün böyle en iyi duruma gelmek için uğraşılır. Oysa ki en salaş halinizle karşısına çıksanız o gün ve kabul edilseniz bilin ki o kişi gerçekten sizi beğeniyordur.

Teorik şeyler bunlar tabiki, güzellik de göreceli bir durum. Ama etrafta ki entrasan insanlar daha hoşmuş gibi sanki herkesin saçı uzunken bir kadının kısa olması, herkes renk renk giyinirken onun koyu renkler tercih etmesi vs. uzar gider. Nereden nereye geldim bende farkında değilim şuan.

Sabah gelirken ki yol kenarında ki yeşillik temizleme işleminde ki kokuyla birlikte zihnime oksijen gittiğini hissettim sanırım bununla ilgili =)) sonrasında elinde sigara yakmaya yeltenene insana orada bir girişesim geldi ki sormayın.

19 Nisan 2010 Pazartesi

En kötü tarafı

Yalnızlığın en kötü tarafı nedir biliyormusunuz? Birşeyler yaşasanız dahi, birşeyler hayal etseniz dahi bunları kimseye anlatamayışınız. Sonrasında beyin ufkunun ilerliyerek şizofreni ve benliğiniz arasında gidip gelişiniz. Şizofreni diyorum çünkü patlama noktasına geldiğinizde olayları kendi kendinize anlatmaya başlıyacaksınız. Bir tarafta siz, diğer tarafta objektif düşünebilecek hatta çoğu zaman taban tabana zıt bir mantık kurmanız lazım. Bunun karşılığında yine kendinizi savunmanız gerek. Her biri için öyle kriterler, öyle ihtimaller çıkarmanız lazım ki tam bir beyin fırtınası oluşması lazım. Zaten yalnızlığın bastırdığı irdeleme duygusuyla tavan yapan düşünceler atlatamama ile birleşince uykusuz geceler yaşanabiliyor. O yüzden zordur yalnız insanın deşarjı haftalarca, aylarca oturup konuşsan durmaz konuşur. Çünkü o kadar çok konuşacak şeyi vardır ki, içten iç'e dırdırcı ilan edilir, içten içe çok bilmiş ilan edilir. Yaftalar olucaktır kendini göstermeye çalışıyor diyerek, doğru bir insanın etrafında kimsenin olmamasını düşünemiyorlar abesk geliyor onlara.

18 Nisan 2010 Pazar

Hissetmek

İşte böyle bir sefer sıkılmaya başlayınca sıkılmanın ve yazmaya başlamanın ardı arkası kesilmiyor. Halbuki nötr olduğumda bile yazı yazamıyordum. Açıyordum birşeyler karalamaya çalışıyordum olmuyordu. Yaptığım, yazdığım hiçbirşey konsept filan da değil ya da deprasyonlu biri de değilim. Evet öyle görünebilirim ama sizde dışarı çıktığınızda güzel bir afiş gördüğünüzde ve o gün bütün arkadaşlarınızın iş'i olduğunu öğrendiğinizde suratınız asılmaz mı? Peki ya canınız sıkıldığında bir haftasonu binlerce kişinin ve çiftin içerisinde yalnız değilde hepsi senin bir parçanmış aslında herkesi tanıyor gibi davranmak. Belki de bir yerlerde birilerini bekliyormuş gibi yapmak görünmek ama sadece kurduğun hayal içerisinde ki olmayan kişiyi beklemek. İster istemez pozitif düşünemiyorsun artık çünkü hayal perestliğin bile ötesinde böyle birşeye imkan vermek şizofreni başlangıcı olursa evet o zaman mutlu olabilirim belki diğer kişiliğimle her neyse,

Yine, yeniden acaba farklı neler yapabileceğimi kurguluyorum. Emin olduğum tek birşey var mesai'li bir iş'ten kurtulmam gerektiği. Facebook gibi ortamlarda paylaşılan Ata isiminde ki sokak sanatçısını gördüm ve imrendim kendisine. Aslında yaptığı tek kişilik bir proje sayılabilir. Kendisi de söylüyor oradaki olay gururunu yenmek, egolarını silmek hayatı hayat gibi yaşıyabilmek. Kimsenin birbirinden üstün olmadığını görmek bilmek.

Huzur, kaç kişi bunu gerçek manada hissedebiliyor merak ediyorum. Para ile huzurun olucağını söyleyip spor arabalarıyla barlarda alkol deryasında beyinlerini uyuşturarak insanlar huzura erdiğini sanıyorlar bunun aslında huzur olmadığını her ayık insan akıl edebilir peki huzur nedir derseniz. Bana göre huzur sıkıcı olmayan bir iş, bir eş ve bir kaç insan daha derim. Tabiki müzik, yazmak, okumak, hobi bunlar da huzur verebilir fakat bana kalırsa organik olanlar eksik ise inorganik şeylerinde bir tadı kalmıyor.

Hayal perest birilerini arıyor insan yanına ferarrim olucak diyebilecek bir hayalperestlik değil tabi ki bu elimde süper bir proje var bunun elimizden geldiğince kısa film haline getirelim. Çok güzel parçalar hazırladım gel bu şarkılarla stüdyo'ya girelim. Müthiş bir ürün tasarlıyalım ticarete giriyoruz. Hayal kurup bazen bu hayattan uzaklaşmak bile yetiyor insana akşam karanlığında taksim de insanların arasında olmak onları kitle olarak görmek, gözlerinin parlaması bir an içinde bir huzur ve sıcaklık hissetmek. Hayatı yaşadığını o an bütün vücudunun tüylerinin ucuna varana kadar hissetmek...

Ne yapıyoruz?..


Bugün bu soruyu sordum kendime ne yapıyoruz stumm diye. Bilmem, bilemiyorum ne yaptığımız ya da ne yapıcağımı. Serseri mayın gibi bir yerleri dolaşıcaktım yine ayaklarımın beni götürdüğü yere doğru ilerliyecektim durmadan. Yollar pazar sabahının verdiği rehavet ile bomboştu. İyimiydi kötümüydü bilmiyorum ama sanırım İstanbul'u bu kadar boş gördüğüm nadir günlerden biriydi.

Daha çok yürümeyi tercih ettim. Çok yavaş olmasada biraz düşünmek, kafayı boşaltmak için mi yoksa hayal kurmak için midir ben bile bilmiyordum sadece olabildiğince az hayatı hissetmeye çalışıyordum sanırım ondan en az derece de sıkılarak. Bir taraftan da yolun çoğu yerinde rüzgarla oluşan bir polen yağmuru vardı. Gözümün önünden bir film karesi gibi geçen detayların sonunda kafamı kaldırdığımda geldiğim yer beşiktaştı. Sanırım biraz temiz hava almaya ihtiyacım vardı. Yaklaştığımda denize boylu boyunca gezerken küçük nefes egzersizleri yapmayı eksik etmiyordum. Kendi kendime dedim ki bu nasıl bir oksijendir hiç sekteye uğramadan ciğerlerim aldığım oksijenle rahat rahat bir kaç saniye durabiliyordu.

Uzattım ayaklarımı denize doğru ve daldım öyle ufka doğru, bir taraftanda güneş gözümü kapattırıyordu ama ben ona inat oturmaya bakmaya inat ediyordum ta ki vapur kalkana kadar, sahile ilk dalgası vurmuştu daha fazla üstüm başım ıslanmadan kalkmalıydım.

Yol yorgunuydum. Bir yerlerde birşeyler içerek dinlenmem lazımdı ama kendi kendime hayat bir isteğimi daha niye yine kabul etmedi diye irdeledim niye, niye, niye...
Bazen insanlar ne kadar uğraşırsa uğraşsın kader mi dersiniz yoksa hayat mı hep onun dediği oluyor.

15 Nisan 2010 Perşembe

Düşünmek, Taşınmak Lazım!..

İnsan boş olunca ne yapacağını şaşırır ya bütün hobilerimi uğraşlarımı hatta beyinimi bir yere bırakıp zamanı katlettim. Arada yararlı şeyler de okudum fakat insan boş kalmasın işte duramadım beyinimi yerine takıp düşlemeye, düşünmeye koyuldum. Hani farklı şeyler olsa fena olmazdı değil mi?..

Kesinlikle herkes farklılık ister ama ben kimi zaman istemeyen taraftayımdır. Çalıştığım iş'i her ne kadar sevsem de sıkılıyorum be bazen. Hani ne bileyim bir teknoloji sitesinde insanlara ürün tanıtırken onlara gerekli özellikleri yazmak için belki de sabahlarken bu kadar sıkılmam eminim buna. Bunu da geçtim farklı bir iş olsun ya tarif edemiyorum işte bu kalıbı'da sıkmasın yeter diyebilirim.

Taşınma kelimesinide her zamanki gibi gerçek manasında kullandım. Her ne kadar merkezi bir yerde olsak bile şöyle güzel yaşıtlarımla apartman önünde de olsa iki dakika oturup sohbet edip bir kaç sokak gezebileceğim birileri olsa fena olmazdı diyorum. Sıkıldım ya yine çıkıyor birşeyler işte neyse...

14 Nisan 2010 Çarşamba

Hiiiç öyle işte...

Başlık kadar tarifsizim desem açıklayıcı olur mu yeterince bilemiyeceğim ama epey bir uğraşlarım vardı bu aralar bir takım şeylerden dolayı da ne elim gitti yazmaya ne de yazabileceğim birşeyler geldi aklıma, sadece kullanıcı panelini açıp hazıra konmak daha güzeldi. Bugün biraz kırayım bunu dedim hatta yine sıkılmaya başladığım için yazabiliyorum desem...

Bir kaç gündür odam'a aldığım yeni çalışma masasının toplamaları vardı nereye neyi koyacağım pc'yi aç temizle onu da yenileyecektim lakin istediğim parçaları bulana kadar ara verdim denilebilir. Tabi bu arada bol bol toz yuttum odamın her yerini en ufak ayrıntısına kadar temizlerken cumartesi akşam fazlasıyla soğuğa maruz kaldığımı unutmuştum ve bunun üzerin şiddetli hapşuruk tekrarıyla güzelcene bir hasta oldum.

Sonra kulaklığıma servisten aksesuarlar garanti kapsamı yanıtı geldi. Bir de bu eksik dedim içimden yetmezmiş gibi işlerde sıkıştımı bugün ofiste, yarın görücez ne olup ne bitecek bakalım.

Peki bu arada mutlu değilmiydim. Mutluydum tabi bu akşam işler sıkışana kadar mutluydum kafamdakilerle. Yaz gelse de izin'e çıksam biraz diyorum. =(

7 Nisan 2010 Çarşamba

Vakit geçiyor

Bir türlü vakit geçiyor. Sıcak bir dün'ün ardından bugün beklentilerin tersine karanlık ve kasfetli bir gündü. Yağmur yağıyor, hava olabildiğine kararmış ve daha da yağıcam sinyali veriyordu. Oysa hava çok da soğuk sayılmazdı. Fakat ıslaklık ve şemsiyenin verdiği hammalık duygusu bazen dayanılmaz olabiliyordu.

Kulaklık kulağında yolculuk yapan bir kadın dikkatimi çekti inmek üzereyken. Öylesine dalmıştı, öylesine salmıştı ki kendini her halinden belliydi. Benim de bir an canım müzik eşliğinde böyle bir yolculuk istedi ama imkansızdı.

Bir insanın birşeyden şikayet edip yapmaması gerçekten kötü birşey ama birşey yapmaya çalışıp ne teşvik edici bir unsur olmaması ya da bulamamak, bulsa bile olmaması kadar berbat birşey yok.

6 Nisan 2010 Salı

Ters gidenler

Sabah rehavete kapılıp vermediğim belgeleri vermeye karakola uğradım ama saat 9 olmasına karşın sıra bitmişti.

Telefonumun kulaklığı bozuldu bir önceki gün onu da servise verdim ilk başta adamlar değiştireceklerini söyliyerek aldılar fakat sonradan arıyarak bunun başka ülkeden geldiği ve faturasının burada kesilmemiş olduğundan yurtdışı ürünü olarak göründüğü ve bunu değiştiremiyeceklerini söylediler. Şimdi birde oradan alıp aldığım büyük teknoloji firmasına teslim etmem lazım.

Yol da beni dinlendirip oyalayan tek şey'e yaklaşık iki haftalığına elveda dedim yani bir bu eksikti. Sonra gel de hayat güzel de, isterseniz herşey olur de. Çabaladıkça batıyor birşey tekrardan.

1 Nisan 2010 Perşembe

Zamanlama hep kötü

Ofisten laptop'umu toplayıp yola koyulmuştum, ikinci evime gitmek üzere. Hava fena değildi ve deri mont fazlasıyla yetiyordu diyebilirim. Bana göre güzel denilebilecek bir müzik eşliğinde metroya doğru yürüyordum. Vardığımda laptop'un biraz kendi sıcaklığında da olucak ki sırtımda olağan üstü bir sıcaklık hissettim ve çantayı yere indirdim.

En ön vagon'a geçmiştim çünkü taksim'in çıkışında arkada olmak demek sıçtın demekti. Önümde yola koyulmuş bir kişi ile yavaş yavaş çıktık meydana doğru kimse engel olmadan. Fast food istemiyordu canım, aslında çok da aç sayılmazdım. Cadde üzerinde ev yemeği olarak tabir edilebilecek yemeklerle doyurmuştum karnımı artık oturup dinlenmek üzere çay içilebilirdi.

Fakat uyuzluk bu ya ofiste birlikte aynı proje'de çalıştığım kişi arıyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi duyduklarım hiç hoş şeyler değildi ve haliyle moralim alt üst oldu. Sıkıla sıkıla eve geldim, Sıkıla sıkıla kalktım, Sıkıla sıkıla kahvaltı ettim. Sıkıla sıkıla iş'e geldim ve sıkıla sıkıla çalışmaya çalışıyorum...