24 Şubat 2010 Çarşamba

Hayat, sevgili edinmek gibidir.

Bazı istisnalar hariç insanları çoğu sevgilisi olmasını ister. Aşk demiyorum çünkü artık çok yıpratılmış, kirletilmiş milyonlarca kez tecavüze uğramış bir sözcük gibi geliyor bana, hiç bir niteliği olmayan bu sözü karşınızda bulunan en çok değer verdiğimizi belirttiğimiz kişiye söylemek ise olayların içinde ki başlı başına traji komedi senaryosu.

Konumuza dönmek gerekirse gerçi günümüzde sevgi hiç böyle değil ama farzı misal üzerinden konuşuyorum. Sevmek sevilmek ister haliyle bununda hayat gibi zorlukları vardır.

-Belirli bir zaman ayırman gerekir.
+Hayat'ta kişisel ve ev işleri içinde belirli zaman ayırman gerekir.

-Alttan alman gerekebilir.
+Hayatın önüne çıkardığı sıkıntılara karşıda uygulamak gerekir.

-Sevgini göstermen gerekir.
+Hayatta ki işleri de kolaylaştırmanın yolu onları sevmekten geçer, sevgi ister. Aksi takdirde hammallık olur aynen yıpranmış bir sevgi gibi.

-Kavga etmen gerekir.
+Yeri gelir hakkını savunursun, yeri gelir doğru olduğunu düşündüğün şeyi söylersin ya olaylar bir şekilde ön yargılı değilsen bakış açında etkileri olur bunu tartışma konumuna getirip sakinleştirirsen tadından yenmez hem o zamana kadar söylemeye cesaret edilememiş şeyler bile çözülebilir kim bilir...

-Daha iyi olması için çalışmak gerekir.
+Hayatta nasıl insanlar bir takas aracını elde etmek için nasılda zaman harcıyor.

ve sayılabilecek daha niceleri, eğer ki sevmeyi bunlara rağmen göze alabiliyorsak, yaşamda ki olaylar niye angarya ya da korkularımızı oluşturuyor? Sevmekten korkanınız var mı hayatta?
Eğer hayatla olan ilişkinizin yürümediğini düşünüyorsanız ayrılın gitsin, tabi ayrılabilirseniz...

23 Şubat 2010 Salı

Kurs pazarlığı...

Dün akşam ofisten ayrılırken ingilizce kursuna gitmek istedim aslında işin orası bahaneydi biraz yine istiklal'de yine insanlar içerisinde kendimi kaybetmek istiyordum. Yavaşça ilerlerken gelmiştim bile kursun bulunduğu yere girişte bir koridor sonrasında kapı vardı yavaşça ilerliyordum. Kapıyı açarken etrafı yine yavaşça süzdüm gitmem gereken yer önümdeydi.

Fazla uzatmıcam gittim konuştum ve kafama uydu haftasonu 2-6 arası kimileri bütün haftasonumun biteceğini söylediler güldüm. Zaten boş geçen bir dinlenme anı belki de eğlence olucaktı...

Bir kaç ay sonra umarım terslik olmazsa ve kafamdaki projemide yaparsam başlıyacağım =)

22 Şubat 2010 Pazartesi

Yaşamı doldurmak

Hayatı dolu dolu yaşamaya çalışırken en dolu haliyle geliyor gibi gözüken bir hafta başı ama aslında ay sonuydu. Yeni stresler kol gezinecekti etrafımda ben def etmeye çalışacaktım hepsini teker teker bunları yaparken kısmen belki kendilerimide boş otururken düşündüğüm düşüncelerimden alıkoyacaktım. Aslına bakarsanız bu iyi mi yoksa kötü mü ben de bilmiyorum. Hayatı suyun aktığı gidişatta yaşamak değilde düşünerek kendi kurguladığın şekilde yaşamak ama kurguladığın şeyleri bazen ya sen belirliyemiyorsan. İşte, işte o an herşey suya düşüyor.

Herkes ama herkes hayatı kendine göre olabildiğince iyi ve dolu yaşamaya çalışıyor. Peki bu doluluk neye göre kime göre bir doluluk olmalıydı. Kimisi için her hafta eğlence ortamlarında geçen, kimileri için sadece sevgilisinin olmasıydı hayatı dolu geçirmek demek, hayatın manası, eğlencesi. Oysa ki sırf hayat bunlardan mı ibaretti, kaç kişimiz yastığa başımızı koyduğumuz da bir günün anatomisini çıkartabiliyoruz.

Yaşantılarımız aslında hergün birşeyleri yapmaya söz verirken nasıl geçtiğinin farkında bile olamıyoruz. Sırf ortalama bir insan 16 senesini okumak için ayırıyor bu dünya'ya koskoca bir yaş idrak'ın son safhalarında ikinci seviyede karşımıza hayat okulu çıkıyor. Öğrenmenin ucu bucağı yok. Yaptığımız şeyler kadar yapmadığımız şeylerden de şikayet ediyoruz, hep bir serzeniş dolu hayat.

Yaşamak, hissetmek bilemiyorum herşeyin idrakı sanılandan daha karmaşık. Ne kadar o an düşünüp birşeyleri haykırsanda bir başına tek taraflı ekranın içerisine gördüğün o beyaz sayfaya aktaramıyorsun herşeyi keşke bir duygu makinası olsaydıda aktarsaydım herşeyi buralara...

19 Şubat 2010 Cuma

Güzel bir gün, bugün...

Dün uykudan gebermek üzere olmama rağmen mp3 arşivimi yeniden indirdiğim için inmiş olanları düzenliyeyimde yarına yenilerini indiririm hem düzenlenicekler yığılmaz şeklinde başlayıp düzenledim. Bari düzenledik birde telefona aktarayım derken saat 23:20 olmuştu bile yarın gene kafayı zor kaldırırım ben diyordum.

Ama bugün sabah rahat kalktım üzerine banyo yaptım. Cuma günüydü, hava güzeldi ve ben deri montumu giyinicektim. Müthiş bir hafiflik ve rahatlıktı omzumu geçkin saçlarımıda açtım çıktım dışarıya mis gibi havada yaylana yaylana yürüdüm şuan da zaten saat 12 olmak üzere birazdan da yemeğe çıkarız yani günü yarıladık güzel ya pozitifim bugün =)

11 Şubat 2010 Perşembe

Çocukluğumuza indiğimiz bir MİM

Dark Butterfly tarafından mimlenmişiz. Epeydir mim yoktu etrafta iyi oldu =)

*Çocukluğunuzda anne ve babanızla (ya da aile büyükleriyle) yapmış olduğunuz ve sizi siz yapan şeylere katkısı olan bir olay, bir aktivite, bir eylem… Ve hangi yönünüze katkıda bulunduğu?

Ben meslek lisesine gideceğim zaman "aman evladım oraya tembeller ve serseriler" gidiyor demek yerine şuan ki mesleğim olan bilgisayar bölümüne kayıt ettirmek için ellerinden geleni yaptılar.

*
Çocukken oynamayı en çok sevdiğiniz oyun ve oyun aparatı?

Santranç ve Ateri
Bir ara amiga sahibiydim fakat bozulduktan sonra aterilerle idare ettim bir sürü, sonrasında bilgisayar =)

*
Sokakta oynar mıydınız?

Şehrin göbeği sayılacak bir yer de oturduğumuzdan dolayı ve öğreniceğim küfürlerden çekindikleri için hep ev de beni oyalayacak şeyler buldular bir eksi yönünü görmedim aksine sokağa çıkanların Türkçe'yi nasıl katlettiğinede şahit oluyordum.

*
Çocukluğunuz ve ilk gençliğinizle ilgili keşke farklı olsaydı dediğiniz bir durum/olay?

Keşke dediğim birşey yok diyebilirim hayatımda fakat etrafımda yaşadığımı hissettirecek birkaç kişilik küçük bir grubum olsun isterdim.
He bir de 6-7 yaşlarında başlıyabilseydim keşke gitara.

*
Çocukluk ve ilk gençlikle ilgili iyi ki böyle olmuş dediğiniz bir olay?

İyiki mesleğimi belirleyecek bir okula girmişim.

*
Varsa çocukluk dönemine dair bugünü etkileyen bir olay, anı?

Şaka olsun diye camdan atılan çantayı tutmaya kalkarken "içinde tahta var" diye bağıran çanta sahibi sayesinde geri çekildim. O günden beri yüksekten atılan birşeye daha temkinli yaklaşıyorum.

Gri bulutlar

Yine sabah olmuştu, yine bir gecenin devamında geçilmiş bir başka yaşanıcak olayları barındıran bir zaman dilimi daha önümdeydi. O simsiyah zihnin bütünlüğünün şekillendirilmeleriyle geçmiş bir karanlığını kulağıma gelen bir ses bozuyor. Halen her yer karanlık benim için öyle de kalsın istiyorum ama yeniden hafif aydınlanan gün ışığı gibi benim de doğrulmam gerekiyor. Kalkıyorum ve sersemlikle perdeyi biraz sıyırdım yarı açık gözlerle İstanbul'un çamurlu yüzeyine anlamsızca bakıyordum ama havada tatlı bir sıcaklık vardı bulutlar gri, hava lodostu belli yağmur yakın zamanda gelicekti adeta bir tuvalet sifonu gibi bütün pisliğini temizleyecekti koca şehirin yeniden aydınlanacaktık.

Aslında zor olan yaşamakmıydı yoksa sürekli olan şeyleri gözümüzde büyüttüğümüzden dolayı biz mi zorlaştırıyorduk orası meçhul ama bir şekilde kendimi dışarı atıp günlük düzenim için yola koyulmam gerekiyordu. Kafam da bulutlar kadar gri ve yağmakla yağmamak arasında gidip gelen hava kadar kararsızdı. Sanki yapıcak hiçbirşeyin yoksa bu yolu takip etmelisin şeklinde programlanmış bir robot gibiydim adeta, programlanan o güzergah üzerinde şuursuzca ilerliyordum. Birşeyler yapıyordum kendi kendime bir an da gazete bayinin önünde durdum cüzdanımı çıkarttım ve kaldım öylece önümdekilerin neler yaptıklarına baktım gazete bayinin arka sol tarafından yavaşça beyaz montuyla kurumsal bir firmada çalıştığı belli olan o klasik iş kadınlarının bir hareket ediyordu. Sıra bana gelmişt ne alıcaktın heh! buldum "uykusuz lütfen!" koyulan 1.75 tl sonrasında hesap yapan bayi sahibini uğraştırmaksızın kıvırıp gazetelerin üzerine bıraktığı her hafta almaktan sıkılmadığım ama bunu almanın bile artık çok sıradanlaştığını düşünürken "kolay gelsin!" dedim.

Bencilce metronun oturmak için koyduğu yerleri işgal eden insan müsfettlerini normal bir yürüyüş hızıyla geçerken sonunda biri kalkmıştı ve benim elimdeki dergimi okumak için iyi fırsattı fakat doluluktan anlaşılıyordu ki birazdan önümden geçicek bir kaç vagonla okumamı sonlandırmak zorunda kalıcaktım. Öyle de oldu bir sonra ki durakta dolan yolcu sayısıyla ve her zaman ki bedavacı insan zihniyetinin bakışlarından sakınırcasına katlıyarak okumaya son verdim.

Biraz yürümem gerekiyordu şimdi uykumu açıcaktım biraz ya da yürürken bile halen içimde ki o uyuma hissi yüzünden lanet etmeye yeltendiğim zamanımı değerlendirmek için değil adeta öldürmek için gittiğim ofisime gidiyordum. Farkında olmadan kapısındaydım birazdan çıkıp montumu hemen omuz mesafemde ki askılağa emanet ettikten sonra koltuğuma daha oturmadan bilgisayarımın tuşuna basıcaktım. Geçicekti bir gün daha başlamak bitirmenin yarısıyıdı sonuçta hep öyle inanmıştık ya da iyimser düşünmek istiyorduk.

Gün yeni başlıyor derken aslında iyimserdim biraz sonra nelere takılacağımı bilmeden açtım derginin kapağını geri kalan şeyleri okumak için açtığımda gelen sayfalarda yer alan ikili ilişkilerin karikatürlerinin dünyasında buldum kendimi oysa ki insanların gülmek için aldığı kağıtlar bir insanı nasıl bu denli düşünceler itebilirdi ki itiyorsa niye alırdı. Bilmiyorum bilmek istemiyordum hiçbirşeyi bakamıyordum dayanamıyordum her defasında ya da o rüyanın içerisine kaptırıp başrol karakteri ben olup ruhumu dinlendirmek istiyordum biraz...

9 Şubat 2010 Salı

Bay çok bilmiş...


Günlük hayat içerisinde gerçekleşen şöyle bir gerçeklik bulanık zihnimin içerisinde ki süzgeçe takıldı. Çok bilmişlik sıfatı neye göredir?

Kalkıp bir sürü filozof ya da düşünürlerin sözlerini kabul edip beyinlerinde barındıran insanlar niye 20. ve 21. yüzyıl insanın fikirlerini çekememezlikten gelircesine bilmişlik sıfatı takarak küçültmeye çalışır ki karşısındakini.

Sonuçta onlar da okuyordu, onlar da düşünüyordu ve en önemlisi onlar da insandı. Bunları yapan birinin etrafa fikirler saçarken oluşturduğu fark nedir?

İlla ölmesi mi lazım bir insanın değere binmesi için ?..
Ya Da
Bir mağara da hayattan kendimizi soyutlamamız mı lazım?..

Vazgeçtim



Sıkıldım daha fazla çabaladıkça batmaktan en son baktığım herşeyden de vazgeçtim. Kendi dünyamı tasarlıyorum artık daha fazla çırpınmaya gerek yok şu zaman kadar olan uğraşlarım neleri değiştir di ki bundan sonrakilerde farketsin...
Şimdi sadece eskisi gibi kendimi eğlendiren o dünyaya geri dönüp antremanlardan sonra turnuvalara hazırlanmak kalıyor. Karşı koymaktansa sunulan yalnızlığı alternatifsiz olarak kendin için tüketmek...

8 Şubat 2010 Pazartesi

İç sesler


Yağmurlu bir İstanbul sabahıydı uyandığımda, giyinerek iş'e hazırlanmam gerekiyordu. Aslında bu hayatın monotonluğu denilebilir mi tartışılır. Sonuçta birşeyler yapmasak sıkılacağız ve bu sefer de niye boş boş dolandığımızı sorgulayacağız. Aslında hayat'ta bilgisayarlar gibi "1" ve "0" dan ibaret. Birşey ya vardır ya da yoktur.

İnsanların söylediği birşeyin istemediğin hep olduğunu iddia ettiği kadar insanlar istediğinde de yapabiliyorlar bazı şeyleri. Şehrin göbeğinde otururken sıradanlıklardan nasıl uzaklaşırım diye düşünüyorum ama nedense olmuyor. Belki de bunu başarabilmek için yapmış olan birilerini izlemem gerekir. Sonuçta hepimiz insanız onlardanda sıkılabilir insan belli bir müddet sonra ve yeni arayışlar içerisine girer, bitmeyecek, tükenmez olan.

Herkes kendi sıkıntısını haykırır sözlere dökebildiği kadar, hep kendi sıkıntısını anlatmaya çalışır. Sıkıntılar nedense kimi zaman diğer sıkıntılar altında ezilir. Hep kıyaslanan şeyler sağlamsımdır, eli ayağı düzgünsündür daha ne istiyorsun diye yüzüne çarpılır sağlıklı olman kimi zaman benliğini hatırlaman için fakat es geçilen birşey vardır ki bastırmaya çalışan kişi de genellikle senden farksızdır. Madem farksızız niye yapabildiklerini yapamıyorum, zaten yapabilsem hayata karşı serzenişimin bir manası kalırmıydı ki?

Her ne kadar çalışmak bazen sıkıcı olsa da insanın sıkıntılarını 9 saatliğine dondurmaya yetiyor. Geriye kalan zamanı biraz dinlenmek ve kafa dağıtmak için geçirirken gün bitiveriyor ve kendi değerini daha çok arttıran o müthiş koca iki gün devreye giriyor. Yaptığın sadece ev de oturmaktan başka bir şey değilse zulüm gibi geliyor insana oysa ki sadece bir kaç saatliğine dışarıda farklı şeyler yapmak, farklı şeyler düşünmemizi ve kendimizi başka boyutta yaşatmamıza olanak sağlıyabilir. Hem de bu daha zevk vericidir, çünkü sadece hafta da en fazla iki kere yapılan şey gerçekten farklılık yaratabilir insanın hayatında.

Sadece haftasonu çıkıp belki de kim olduğunu bilmediğim biriyle saatlerce konuşmak istiyorum. Bir daha görüşmiyeceğin biri karşısında istediğin kadar saçmalamak...

2 Şubat 2010 Salı

Ne idüğü belirsiz

Pazartesi sendromunu atlamış başka bir çalışma gününe başlarken, pardon pardon olmadı bitirmiş hatta çarşamba gününe geçmemise tam 1 saat kalmışken günün özetini geçmek istedim.

Yine her zaman ki gibi yavaş yavaş uyandım banyo yapmam gerekiyordu saçlarım yağlanmıştı iyiden iyiye ama hiç girmek istemiyordu bugün canım zorla da son bir gayret girdim. Kahvaltı da pek ekmekle aram yok bu aralar alternetif şeyler daha hoşuman gidiyor. Öyle de oldu mısır gevreği yedim yola koyuldum. Düşüne düşüne yine yolda, hayallerle ofiste ki koltuğuma oturdum. Hiçbirşeye hevesim yoktu yine bolt thrower ve lamb of god eşliğinde kuyruk sokumunun sandalyenin ucuna gelicek şekilde aşşağılarda bir yerlerde birşeyler yapmaya çalışıyordum. Öğlen saati geldi balık ürünü tükettik belki bana biraz daha düşünmek için yardımcı olurdu.

Tekrardan başladık çalışmaya modumda değişen birşey yoktu biraz daha çalışıp defolup gidecektim yine aynı yere, evime. Dışarı da birşeyler yapmaya kalksam paraydı ve yanıma bugün nedense hiç denicek kadar birşey almıştım ama yeterliydi yine de ben istemedim hafa fena bozmuştu ıslanıcağım belliydi. Sırılsıklam bir mekan da oturmak ya da yine tek başına birşeyler yapmaya çalışmak hiç mantıklı olmuyacaktı.

Epica- Kingdom of Heaven şarkısından başka birşey dinlemeden eve geldim. Güzel bir kış yemeği vardı bu sefer önümde, annem kurufasul ve düdüklü pilavı yapmıştı. Evet düdüklü tencerede pilavı yapmış. Kendisi yemek gurusu olup internet üzerinde araştırmalarıyla bunu denemiş ve başarmıştır hiçbir farkı yoktu normal yaptığından ve iddiasına göre 5dk'da halletmiştir.

Sonra şöyle gitar egzersizlerime başladım zaten bu aralar elektriklerimizin berbatlığından bir kaç kere giden interneti tınlamadım bile bomboş şekilde tınıları hissetmeden sadece birşeyler yapıyordum, çok ruhsuzum, resmen ayakta uyuyordum, uyuyorum, gidiyorum, iyi geceler...

1 Şubat 2010 Pazartesi

Yine bir pazartesi

Oysa ki ben öyle pazartesi günleri mızmızlanan biri değildim ama nedense bu hafta adam gibi uyuyamadığım için pazar günü de geç yatmamın yüzünden pek bir miskindim. Pazar akşamından dank etti kafam ertesi gün pazartesiydi ve benim tıpış tıpış gitmem gerekiyordu. Bahaneler uydurmaya hiç gerek yoktu yarın olmasa öbür gün gidecektim.

İstemeye istemeye belki de akşamında uzayacak bir mesai saatine giriş yapmış bulunuyorum. Oysa ki ne kadar güzeldi yenilenmiş ve tazelenmiş bir havada tekrar pantolonumu çamur yapmadan ve rahat spor ayakkabılarımı giyerek yürümek. Otobüse binerek hiçbir geç kalma kaygısı yaşamadan sadece dışarıda ki koşuşturmayı izlemek bir tarafını müziğin ahenkine kaptırmak.

Gün başladı hatta öğlene az kaldı ama ben halen birşeyler yaparken isteksizim, nasıl geçer ki gün böyle...