30 Eylül 2009 Çarşamba

Hayat Zinciri

Bir huzursuzluk örtüsüdür insanların etrafında gidiyor. Herkesin ağzın da zincirin bir ya da bir kaç parçası bulunuyor. Abondone bir hayat içerisinde aslında yedisinden yetmişine herkes bu zinciri tarif ediyor ama günümüzün düşünce biçimi insanlarımızın o kadar başını döndürmüş, o kadar kendini tanıyamaz bir yapıya geçmiş ki ne istediklerinin, ne de söylediklerinin farkına varabiliryorlar.

Peki nedir bu, nasıl bir insan mutlu olur. Bunu herkes biliyor aslında, benim düşünceme göre de herkesin genlerin de bunlar kayıtlı ama sadece sağlıklı düşünebilen bir kesim insan bunları yapabiliyor. Kimisi de kendi yolunu çizebildiği kadar çizip mutlu olduğunu zannediyor yaptığı şeylerle kendini oyalıyor. Tabi bu zincirin tamamı bizim elimizde değil.

Unutulmaması gereken birşey var, hayatın adil olduğunu bize kimse söylemedi. İnsanlar da aksine hep hayatın adil olduğunu düşünür. Bu fazla iyimser bir davranıştır, çoğu zaman hayatın tokatı suratında şaklar ve hani adildi diye sorarsın. İşte o zaman gelicek cevap şu dur adil olduğunu kim söyledi?

Yazımı buraya kadar okumaya zahmet eden insanlara teşekkür ederek asıl girişi o kıymetli insanlar için bu paragrafta yapacağım. İşte bu adil olmayan yerlerden bir tanesi de sevgidir. Herkes istediği eş'e sahip olamaz bu onun elinde olan birşey değildir. Yani bir insanın huzuru bulabilmesi için gerekli olan belki de en önemli halka olan sevgi tahmin ettiğimizden çok daha büyük iki kişinin hayat zincirini tamamlıyabilecek büyüklükte koca bir halkadır.

Evet halkadır, tabir biraz komik geliyor. İnsanların nişanlanınca ve evlenince bu işi resmiyete dökmek için de parmaklarına birer halka takmazlar mı? İşte bu hayatın adaletli olmayan zincirlerinden biriydi. Geri kalan zincir halkalarının çoğu insana bağlı gerçekleşen şeylerdir.

İyi bir öğrenim,İyi bir iş, Yeticek kadar para,İyi bir eş,İyi bir evlat,İyi bir torun işte size klasik zincir budur. Çok basit değil mi? Ama maalesef günümüzün hastalığı yol da giden çoğu kişi hayatımı yaşamak istiyen insanlarla dolu. Anlamıyorum ben sanki disiplin inasnların hayatlarını daha yaşanabilir mi kılıyor yoksa hayatlarını yaşamalarına engel mi oluyor? Yoksa bizim milletimize rahat mı batıyor?

Bu konu da daha yazılası, toparlanması gereken çok şey var ama bu deneme de elimden gelen bu kadar, herkesin hayat zincirinin sağlam ve düzgün olması dileğiyle.

29 Eylül 2009 Salı

İnsan Sarrafı

Halk arasın da sık kullanılan bir sözdür. Genel de görmüş, geçirmiş hatta feleğin çemberinden geçtik biz diyen şahısların insanlar üzerin de ki bilgilerinin inanılmaz dereceye ulaştığını belirtmek için kullanırlar. Bu abilerimiz ya da ablalarımız genel de belli bir yaşı devirmiş özellikle hayatın belli hallerine tanıklık etmiş kişilerdir. Böyle olmadan da en azından bir kaç ay insanlarla konuşarak tanıştığını zanneden insanlar da var.

"Önce birbirimizi tanımalıyız." çok klişe bir söz diyeceksiniz öyle de peki bir insan bir insanı gerçekten ne kadar tanır ya da tanıdığını sanar? Bu olay insandan insana değişir. Dallandırmak gerekirse üç kategoriye ayırabiliriz bunlar; basit insanlar, belli vakit geçirilince kalıplarını belirlediğiniz bir insan, karışık bir insan.

Basit insanlar kategorisine koyduğum insanlar koyulan grup isimi gibi basit çözülürler, basit cümleler kurarlar, bunların ne mal olduğunu kısa zaman da anlıyabilmek pek zor olmaz, etrafınız da sıkça bulunurlar, her boklarını söylerler.

Belli bir vakit geçirilerek öğrenilen insanlar standart bir kişilik taşır. Genel de herkese uyar, herkes gibi davranır, okumuşluğu vardır. Bir kısımı inekler den oluşur. Yaşıyabildiği kadar ayrıntısız yaşar. Gündem muhabbetleri yapabileceğiniz biraz zaman ayırınca sıçma zamanının bile standart periyodlar da olabildiğini gördüğünüz insan türüdür.

Geldik en son türe, aslında bu türün alt dalları söylenebilir ama ben tek bir çatı altında deyineceğim. Kimileri hiçbirşeyini açığa dökmez, kimileriyle konuştuğunuz da herşeyi açığa döktüğünü sanırsınız ama değildir. İşte bu insanlar gerçekten zeki insanlardır. Sahtekarlıktan bahsetmiyorum yanlış anlaşılmasın burası gerçeği söyleyipte tanıyamıcağınız birisi var mıdır ki diyeceksiniz? En basit gerekli detayı söyliyebilirim bir insan ne kadar durumunu anlatsa da için de bulunduğu ruh durumunu ve yaşadığı olayları anlatmak için hiçbirşey yeterli değildir. Bunları da anlatmazsa siz sadece o insanı söylediği kadar tanıyabilirsiniz üzerine bir de tanıdığınızı zannedersiniz. Aslında bu sadece o insanın ne kadar karmaşık biri olduğunu tahmin ettiğinizin aksine farklı şeyler gördüğünüz de anlamanız lazımdır.

İnsan sarrafı olmak öyle kolay bir iş değildir anlıyacağınız. Herkes bir insanın bir sonra ki adımını tahmin edebildiğin de onu tanıdığını zanneder, bu kadar kolay mıdır insanı tanımak? Eğer bu kadar kolay olsaydı, mahkemeler senelerdir evli kalıp daha sonra boşanmak isteyen bir çok insanla dolmazdı.

Ve beni çözmek isteyen değil, sadece benim istediğim kişi benim istediğim kadar tanır. Beni okuyup ya da dinleyip tanıdığınızı sanabilirsiniz, ama sadece aynı nokta da sayarsınız o yüzden siz siz olun böyle bir çabaya girmeyin boğulan siz olursunuz.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Arkadaş edinmek hiç bu kadar korkunç olmamıştı

Arkadaş edinmek benim için an itibariyle biraz korkulu rüya haline geldi. Normal de bir insan hiç arkadaş edinicem diye korkar mı? Aslında sevgili edinmekten daha fazla korkmaya bile başladım denilebilir. Bazen niye bu şeylerin eksikliğini ben bu kadar yaşıyorum diye kendi kendime düşünüyorum. Malum götümü kaşıyacak zaman bulamasam bile öyle bir hayal gücüm var ki o durum da bile kafam da "Yüzüklerin Efendisi" filminin serisini gibi fantastik bir kurgu serisi gerçekleştirip bunu canlandırabilirim.

Bu işin bu kadar korkunç hale gelmesinin sebebi kendime bu ruh haline o kadar alıştırmışım ki, bu konu hakkında o kadar fazla şey yazıp çizmişim ki eğer bunu sürdüremezsem yazıcak, konuşucak hiçbirşeyimin olamıyacağı geldi bir an da aklıma ve dehşete kapıldım kendi kendime.

Malumunuz bloga da epeydir yazı giremiyorum araları çok uzattım. Blog'a giriş yapıp böyle tam "yeni kayıt" butonuna basıyorum ve orada kitleniyorum. Önüm de yanıp sönen bir imleç benim klavyem den bir kaç bitlik datalar yollamamı bekliyor. Ama kitleniyorum öyle daha sonra yatağa yatıyorum muhteşem bir duygu seli ile yine sanki 10.000 kişiye konferans verir gibi kendi kendime konuşup dertleşiyorum.

Yalnız olmak ya da yalnız hissetmek zor iş be...

24 Eylül 2009 Perşembe

Bugün benim doğduğum gündür

Başlıkta yazdığı gibi işte ama tek bir farkla bugün mesai saatleri içerisin de yoğun çalışma temposunun içerisindeydim. Saat nasıl olduğunu farketmeden 12:10 olmuştu. Haydi yemeğe gitmiyormuyuz sesleri ofis te yankılanmaya başladı. Tabi ne kadar iş güç te olsa insan metebolizması gereği beşeri ihtiyaç peşine koşturuyor insan.

Aslında hani aklımdan geçmiyor değildi desem yalan olur şimdi. 3-4 kişilik gruplar halinde her zaman ki yemek yerimize vardık, güzel yemek çeşitlerinden bir kaç tanesini tabağıma aldım. İçicek krizim tutmuştu gene tek bulunan içicek cola'yı tercih ettim eli mahkum olarak. Derken yemek bitti çaylar geldi.

İşte doğum günü çocuğunun pastası geliyordu. Heyecanlıydım, ne yapıcağımı bilemez haldeydim. Çünkü hayatım da ilk kez ailemin haricin de birileri benim için bir kutlama yapmıştı. Tarif edilemez bir duygu, bir yaş daha moruklamanın bu kadar farklı duygular içereceğini hiç tahmin etmezdim. En büyük parçayı benim kesmem için ısrar edip espirileri hava da uçuşturdular. Kısacası değişik ve güzel bir gündü.

Doğum günümün geri kalan kısımını ev de ailemle kutlıyacağım artık. Şöyle arkama dönüp bakıyorum hayatıma neler sığdırmışım diye de özellikle bu senem çok boş geçmiş komple bir olmayan beklenti. 6 senedir kendini yalnız hissetmeye başlamış ve yalnız olduğunu farkeden bir ben.

23 Eylül 2009 Çarşamba

Bayram ertesi mesai

Bayram sonrası 658 mail ile mesai saatine giriş baya hızlı olsa gerek. Bayram da ne yaptım merak eden olabilir de olmayabilir de zaten ben insanlar okusun diye yazmıyorum. Okuyorsanız ne ala mutlu olurum. Bayram boyunca ev de kös kös oturdum sayın seyirciler. Sadece dedemlere gittik, bayramın son günü de kuzenime ama orada da salak mevzular yüzünden az oturduk adam gibi kuzenimle dertleşip birşeyler yapamadım bile. Derken bayram bitti mesai başladı ben çalışmaya başlar.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Blog Buluşması! ==Yenilendi

İstanbul'da bulunan bütün okuyucular da davetlidir.

Detaylı bilgi:
http://erkekbloglari.blogspot.com/2009/09/bulusma.html

19 Eylül 2009 Cumartesi

Teknoloji

Tam bir teknoloji manyağı olarak demin gördüğüm bir olay ile başlamayı tercih ediyorum. Myspace ve LastFM müyap tarafından kapatılmış. Herkes de bir sinirlilik durumu cidden gülüp geçiyorum. Sadece DNS olarak engelledikleri sürece ne önemi var ki bu yazıları görmesem anlamazdım bile engellendiğini niye basit ve sorunsuz yöntemler varken kendinizi sinir küpü yapıyorsunuz ???
Ayrıca halinize şükredin uzakdoğu çok daha büyük bir sansür kaosu içerisinde şuan direk entegre sansürlü bilgisayarlar yapılıyor ülke de aşılamıyacak derece de güçlü olucak. O yüzden beterin beteri var diyerek halimize şükredelim. Ama tabi sessiz de kalmayalım diyeceğim de duyan kim ??? Şöyle binanın önüne gidip 20-30 karton bozuk yumurtayla bir yerleri yıkamadıkça kim tınlar bizleri..!

Bu arada yoğun bir bilgisayar toplama işi içerisine girdim 4-5 senelik emektarımdan gittikçe nefret etmeye başladım çünkü kasamın soğutması yeterli değil, upgrade sıkıntısından dolayı parçalar birbiriyle uyumsuz ve dar boğaz sorunlarıyla boğuşuyor.

Şöyle güzel bir F/P bilgisayarı kurayım diyorum ama öyle b*ktan bir zaman ki şuan insan ne yapıcağına karar veremiyor.
Öhöm Öhöm dikkat bu yazının geri kalanı teknolojiyi anlamıyanlar için pek birşey ifade etmiyecektir.

Şöyle AMD 945 cpu alim hem ileriye dönük AM3 socket board alayım dedim. Bir baktım anakartlar da SLI desteği yok, mecbur ati almak durumunda kaldım. Onda da 4890'ın fiyatı biraz fazla geldi acep 2 tane 4850 alıp onları CroosFire mı yapsam dedim. He bir de 4850x2 var yoksa ona mı baksam.
23 eylül de ATI 5000 serisini çıkarıcak fiyatlar diğer kartlar da ne kadar düşücek DX11 almak şuan için mantıksız ve pahalı olsa da o kartların çıkmasını beklemekten başka çarem de yok gibi çünkü 4000 serisinin bu kartlarla ucuzluyacağını düşünüyorum. En azından çok fazla bir ucuzlama gelmese de gtx 300 serisi ile kesin bir ucuzlama olucak. Bunun yanı sıra DX11 serisinin ilk seviyesi için alınabilecek kartları ben hiç mantıklı bulmuyorum. DX11 gelir gelmez DX10 kartlar az birşey ucuzladığın da almak lazım yoksa satış dayatması yüzünden onları da kaldıracaklardır.

DDR2-DDR3 ayrımını geri de bıraktım çünkü DDR3 1600- DDR2 1066 ramler arasında yok denicek kadar fark var. Verdiğiniz paranın bir kuruşuna bile deymiyecektir. Zaten DDR3 destekli boardların çoğu bile 1600mhz'i sadece OC ile destekliyor.

17 Eylül 2009 Perşembe

Nereye gidiyor lan bu gençlik

Diyesim var artık. Toplumumuz günden güne yozlaşmakta bu mevzuya aslında çok enteresan bir noktadan geldim. Eski zamanlar da çekilmiş bir Türk filminin jenerik müziğiydi beni bu duygu selinin içine iten şey. Söylenilen konu, konuşulan şeyler çok klişe olabilir ama kendime göre işin biraz daha farklı tarafına dokunacağım.

Eskiden film sektörü şuan ki kadar gelişmiş, büyük yatırımlara açık bir alan değildi. Yine de oyuncular bu zorluklara rağmen yaptıkları mesleklere tutunarak günümüze kadar gelebilecek eserler çıkarmışlardır. Bugün sallıyan adama "Ziyaaa", yaramaz sınıflara "Hababam sınıfı" diyebiliyorsak onların sayesinde diyebiliyoruz. Eskiden çoğu şey daha güzelmiş bize miras kalan şeyler hep belli bir tarih evveline dayanıyor. Niye bizler de günümüz de bu kadar söz ettirecek yapımlar yapamıyoruz?

Aslında bu biraz tüketim toplumumuzdan kaynaklı birşey insanların beyinine kullan ve at mantığı yerleşti. Gittikçe daha çok dönen kirli işlerin arkasında ki paraları görünce herkesi para hırsı bürüdü, kimse işini iyi yapmak için yapmaz oldu. İnsanları şu zaman içerisin de tatmin etmek iyice zorlaştı ve gittikçe zorlaşıyor, anlıyamadığım gittikçe doyumsuz, iradesiz bir toplum oluyoruz.

Şimdi ki yeni gençlik her gün taksim de 3-5 kişi girdiği bir bar da yüksek doz da beyinini uyuşturur olmuş. Hepsi zombi gibi etrafın oksijenini çekip karbondioksit vermekten başka işe yaramayan birer organizma. Yaşamın farkına varamamış, varmak istemeyen, benliğinden kaçan, herşeyden kaçan korkak bir millet olmuşuz. Oysa ki eskiden çoğu insanın bir hedefi varmış ve çoğu kişinin hayatın da ki çeşitli süprizler ve azimin birleşmesiyle toplumlara katkıları olmuştur.

İnsanımız doyumsuz bir hale geldi, gittikçe herşey de memnuniyetsizlik arttı. Herşey de daha fazlası aranıyor ihtiyacın olmasa bile daha fazlası. En basitinden örnek vermek gerekirse bu gün telefon alan çoğu kişiye sorsanız özellikleri ne diye sayamaz. Saydığını varsaysak bile ne kadarını kullanıyorsun sorusuna cevap alamayız. Amaç sadece tüketim, tüketim, tüketim. Niye avrupa firmalar bir çok ürünün farklı versiyonlarını çıkartıyor??? Müzik telefonu, İş telefonu, Kamera telefonu sorunun cevabı gayet basit çünkü avrupa'nın büyük bir kesimi OKUYOR. Okudukları için bilinçli bir toplum yetişiyor, bilinçli bir tüketim sağlanıyor.

Bizim insanımızın okuma anlayışı ise çok sığdır. Araba için ehliyet almaya giden adam bunun gereksiz olduğunu düşünür, arabayı aldığın da aracın yağına bile bakmayı bilmez. Bir insan bir şeye sahipse niye onu bilmez?, ya da bilmiyorsa niye benimser. Bir insanın en azından ihtiyacı olup kullandığı birşeyi bilmesi gerekli değil zorunludur. Teknolojiyi takip etmiyebilirsiniz, anlamayabilirsiniz ama bir laptop aldığınız da ona nasıl format atılır, nasıl kullanılır bilmek zorundasınızdır.

Kısaca din'e de deyinmeden edemiyeceğim bu konuda müslüman olan insanlar niye din'inde ki kavramları bilmez?, niye hiç bir istenileni yapmaz bu konuda? Sonuçta bu bireysel birşey herkes din'i ni seçmekte özgür bir insan bilmediği ve yapmadığı birşeyi niye benimser? Kabul ettiği birşey hakkın da nasıl bilgisi olamaz? Artık öyle bir KAFASI GÜZEL TÜRKİYE olmuşuz ki neyi kabul ettiğimizi bile bilemiyoruz. Belki de önümüze koyulan belge ölüm fermanı ve bizler onu okumadan imzalıyoruz.

Eskiden insanların bir çok hayali varken, şimdi gençler öss puanım nereye yeterse diyen hayal gücü sıfıra inmiş birer insan olmuşlar. Erkekler sadece iyi bir meslek ve param olursa güzel kadınları elde ederim diye paranın peşinden koşarken, Kadınlar da kuaförler de toplasak belki ömrünün 10 senesini geçirip tomarlarca para döküp birer biblo haline gelmişler. Bir de bu kadınların okumuşlu bitirimleri vardır. Ev kadınlarını küçük görür böyle tipler, çok okumuş iyi iş yapan resmi kıyafet içerisin de kibiri için de çatlıyacak hale gelmişlerdir. Ama bilmezler ki sadece birer koyun, robot, kukla'dan ibarettir kendileri, sığ düşünceleri için de kimseye yardım etmiyecek kadar bencildirler. Yanında ki ofis arkadaşına bir bardak kahve götürmeyi bile hizmetçilik sayan, ya da sevdiği insana birşeyler vermek yerine bunu hizmetçilik olarak gören egolarını tatmin edememiş organizmalardır. Organizma diyorum çünkü ancak düşünen bir varlık insan olabilir.

Peki niye insanlar artık gittikçe tembelleşiyor?

14 Eylül 2009 Pazartesi

Huzur

Bayram için annem'in ne giyeceksin diye başımın etini yemesi, cumartesi günü onunla beraber çıkmadığım için trip atması ve artık siyahtan bunalıp renkli t-shirt almak yine ayrıca farklı şeyler giymek için bugün pazartesi itibariyle zorlu maratona başladım. Zorlu maraton diyorum çünkü saat 18:30'da taksimdeydim ve 19:25'de iftar vardı ve o zamana kadar birşeyler bakmak zorundaydık.

Hemencecik hızlı hızlı kendi hoplar zıplar stilimle istiklâl caddesin de o insan kalabalığının içerisinde süzülürken arsenal'a gelmiştim hemen içeri girip üst kat'a tırmandım. Abuk sabuk hiçbir yaratıcılık olmayan espri alanı altına koyulmuş bir sürü t-shirt vardı. Ya alkolle ilgili ya da cinsel içerikli bizim milletimizin mizah anlayışı ne zaman daha güzel olucak sorusuyla çıktım dükkandan.

Bir koşu lise arkadaşım S.E.'de kendine birşey bakmak üzere tükkandan(reklam vermek istemediğim iyi bir firma) çıkıp Çetinkaya'nın önün de beni bekliyordu. Girdik içeri hiçbir halt göremedik, karşısındaki quiksilver gözüme çarptı girdik orda da bir halt göremedim. S.E. LCW'de birşey yok demesine rağmen ben bulurum dedim daldım içeri ve buldum çok güzel açık gri bir t-shirt buldum ve direk small'unu alıp çıktım. Erkek olmanın avantajı bu sanırım beğendiğin t-shirt'ün bedenini söyleyip bırakın giymeyi üzerine bile tutmadan almak.

Şöyle bir gömlek bulsam güzel olur dedim ama bulamadım. Kot almak için gezdik biraz iyi bir markanın kot'unu giyerim hep ve onun orjinal ürününü kullanırım klasiktir yine haliyle onu aldım aynı beden aynı renk benim için çok pratik bir alışverişti ama halen güzel başka bir t-shirt bulamadım derken beyoğlu iş merkezin de güzel bir tane ambercrombie evet yanlış okumadınız ben bile tahmin etmiyordum ambercrombie marka birşey alıcağımı ama arkadaşımla gezerken gözüme takıldı rengi çok hoştu, yakası farklı bir tarzdı ve en önemlisi sadece göğüsünün üzerin de sadece küçük bir arma vardı. Ama maalesef siyah dışında hiçbir rengin small bedeni kalmamıştı. Bu arada halen kapişonlu t-shirt üzerine giymek için düz siyah bir polar arayışı içerisindeyim. Aslında grupların fan'ı hiçbir zaman olmadım, hiçbir zaman t-shirtlerini almadım ama five finger punch of death'in kapışonlu t-shirt'ü çok şıktı sitesinde bulabilirsem bir ilk olucak benim için ama pek grup t-shirt'ü olduğu anlaşılmıyor çok kaliteli yapmışlar yani.

Eee malum bunların bir kısımına iftardan sonra bakabildik iftar için esnaf lokantası sayılabilecek bir yere girdik bir seferin de şans eseri orada yemek yemiştik ve hoşuma gitmişti tekrar gidelim dedim mütevazi yerlerden çok hoşlanırım girdik bir güzel karnımızı doyurduktan sonra özsüt'e girip tatlı ve filtre kahve eşliğin de final'i yaptık. İşte biraz daha şuna buna bakalım derken iş yerinden laptop'unu almak için ayrıldık birbirimizden yürürken gözüm mavi jeans'e takıldı, girdim ama güzel birşey göremedim nedense mavi jeans hiç bana hitap etmedi çoook eskiden beri giydiğim sadece 2 tane gömleği var halen biri çok güzel bir yeşil diğeri, açık hardal rengi eskiden daha güzel yapıyorlardı sanki diyordum bir taraftan da kulağımda kulaklık kendimi her zaman ki gibi hızlı yürüyüşümle kaptırmış gidiyor haldeydim bir taraftan huzurluydum o güzel hava da insanların için de kendimi yalnız hissetmiyordum. Ama yine her ele ele, yan yana çiftleri gördükçe içim de olan burukluğa engel olamıyordum gök yüzüne bakarak derin nefes alıyordum.

Metroya koşar adımlarla girdim merdivenlerden indikten sonra iki tane yürüyen bayan'ın yanın da çöp tenekesi vardı ve ben dururmuyum diğer taraflarına ne yürüyeceğim diyerek çöp kutusunun üzerinden atladım tabi onlar şaşkın bir tavır takındılar ben yoluma devam ettim. Metro da merdivenlerden düşercesine inerken yine insanların gözü bendeydi çocuğa bak düşüp kafayı yarıcak ya da nasıl iniyor edası vardı her birinin yüzün de derken osmanbey'e gelmiş bile acaba osmanbey'deki LCW kapanmışdır umuduyla metroya binmiştim ve kapanmamıştı hemen daldım içeri bir de ne göreyim 2 tane süper t-shirt daha dururmuyum kaptım hemen kasaya giderken terbiyesiz tezgahtarın teki bu huzurlu ve 2 güzel t-shirt'ü bulmamın sevinciyle iyi yırttı yoksa orada ona çok ağır konuşucaktım tam kasaya doğru ilerlerken söylediği cümle "halen geliyorlar ya!" idi. Sanamı sorucam şerefsiz, ben burada bunları almasam sen nasıl para kazanıcaksın şeklinde çok pis çıkışıp, isimini alıp ertesi gün de müdürlerine şikayet etmek için isimini alabilirdim ama yapmadım iyi günüme denk geldi ramazanın da verdiği bir dinginlik var zaten şimdi bayram üzeri kimseyi işinden etmek istemedim yoksa eminim daha iyi muamele yapıcak ve gerçekten ihtiyacı olan daha iyi biri alınabilirdi onun yerine diye söylerken kendi kendime müziği bile duymadan cadde üzerine de evime doğru yine hızla yürüyordum bugün baya terlemiştim.

Saat 22:15'de eve geldim. 23:42 oldu yazımı sonlandırıp terli vücudumu temizlemem lazım zira yarın iş'e bu şekil de gitmek istemiyorum ve saat sabah 8:15'de gözlerimi açmam gerekiyor.
Esen kalın, mutlu kalın, iyi akşamlar Türkiye.

10 Eylül 2009 Perşembe

Sadece yürüyordum.

Sıkıldım, bunaldım, daraldım sanki bir halta yarıyacakmış gibi bir de yürümek istedim. Saat 18:00 olmuştu artık özgürdüm. Her zamanki gibi şarkı dolu o sihirli aleti kulaklarıma takarak yola koyuldum. İş yerinden birlikte çıktığım iki kişi vardı ortam yeterince hüzünlenmek için fazla sakin değildi. Onlar yolun başında ayrılacaklardı ama öyle de oldu.

Hüzünüm ve ben baş başa kaldım. Bir taraftan şarkılar uçuşurken kafamda diğer taraftan kendi kendime konferans veriyordum. Yapabileceklerimi düşünüyordum. İnsanlar sadece farklı olduğum için o takımların içine girmediğim için bana tip tip bakıyorlardı. Ben ise sessizce ve boyunum aşşağı da yoluma devam ediyordum.

Artık iyice bunaldım metronun sarı çizgisini geçtim belki biri çarpar raylara düşer elektriğe kapılırım diye, bunaldım arabaların trafiğin içine atladım belki bir araba çarpar kurtulurum diye, bunaldım pencereden yarı belime kadar sarkıp biri şaka yapar düşerim diye. Kendimin yapmaya cesaret edemediğim şey de hep şansım kendini gösterdi. Her deneyişim de birşeyleri olmadı, ama sevgiyi ararken ne yaptıysam şansım olabildiğince boktan gitmekte üstüne yoktu.

Eve gidip yatığıma kendimi atıp ağlamak istiyordum. Ama ağlama yetimi küçükken kaybetmiştim. Kendini zorlayıp bile ağlıyamamak o duygu boşalmasını yaşıyamamak gerçekten kötü birşey ama eminim eğer ağlamayı bilseydim her hafta ağlardım.

Şu aldığım salak kişisel gelişim kitabı da çöp kutusunun derinliklerine yolladım sanki bir boka yarıyacakmış gibi gittim aldım onu da biliyordum deneme şansımın bile olmıyacağını hayal dünyası ama ne yaparsın. Belki deniyecek bir ortamım olur dedim ama buna ben bile inanmıyordum.

Normal insanlar söyler hep ama sadece söylerler "Birşeyin olmadığı olmayacağı manasına gelmez." hani nerede aradığım ortam, aradığım beni sevicek insan, hani nerede? Bunlar tamamen bir züürt tesellisi ve salak moral verici sözler.

Aklımı, mantığımı herşeyi bir kenara bırakıyorum artık çünkü biliyorum koyun olan insanlar daha çok gününü gün ediyor. Benim amacımsa sadece kendi dünyam içerisinde biriyle huzur bulmaktı olmadı, olmayacak. Artık hayat sadece içinde bulunup devam etmek zorunda olduğum birşey. Lanet olsun ki değiştiremiyeceğim gerçek bu direnmenin hiç bir manası yok.

5 Eylül 2009 Cumartesi

Bu işler kısmet işi

Erkek Bloglarını takip etmeyenleriniz varsa orası için yazdığım yazımı kişisel blogumda da paylaşmak istiyorum.

Bu konular da aklıma çok şey geliyor ama şuan bile bu yazıyı yazmak için kendimi zor topladım. Dün çok şevkliydim sabah kalkınca birşeyi yapmak zorundaymış gibi hissettiğimden dolayı biraz geç karar verdim yazıyıyı yazmaya. Hani bir de sürekli bu tip şeyleri yazmak için zaman bulamadığımdan dolayı iki sıkıntılı konuyu birleştireceğim.

Genel de hangi erkek ortamına girerseniz girin, eğer bir adamın sevgilisi yoksa her zaman bu onun kısmetsizliğidir. Böyle algılanır, böyle söylenir, gerçekte aslında bu yöndedir. Bir insanla tanışma şansını bir nebze de olsa insan kendi oluşturur. Ama kiminle nerede, ne zaman ve nasıl biriyle buluşabileceğimizi kim bilebilir ki? İşte doğru yerde, doğru zamanda, doğru kişi bulunduğunda biz buna şans diyebiliyoruz sanırım. Bu tür işler sen ne kadar çabalarsan çabala tanışma faslına bile giremeyebilirsin. En basitinden yolda binlerce insan yürüyor. Herkesin gözüne hoş görünen biri oluyordur. Tanımadığınız biri yanınıza gelip sizden hoşlandım dese kim inanır?

Bu olaylar gayet sancılı bir şekil de bir birini tekrarlar ki koskoca üniversite de bile kafama göre kız yok abi diyen adamlar mevcuttur. Tabi iş burada biraz kısmet'i de geçip çok üst düzey isteklere gelebiliyor. Ama erkeklerin istedikleri makul şeyler de vardır.

Genel de ilişki'de hep böyle laylaylom aşkım nereye gidelim, bak seni seviyorum, sana şiir yazdım şeklinde abidik gubidik bir ilerleyiş içerisindedir. Çoğu kişi asla o kişi ile evlenmeyi planlamaz hep böyle insanlar da bir anı yaşa tribi vardır. Buraya gelmemdeki asıl amaç tamam bir insanın düşüncelerini beğenebilirsiniz, fiziğini beğenebilirsiniz, hatta herşeyini beğenebilirsiniz. Ama kadınların erkeklere sevmekten başka birşeyleride vermesi lazım bunu da göz ardı edemeyiz.

Etrafımda gördüğüm ve konuşulanlara göre günümüzdeki hiçbir kadın doğru dürüst yemek yapmasını bilmiyor. Hadi bunu geçtim bilmemek değil öğrenmemek ayıptır asıl olan, peki niye ben kocama yemek mi yapıcam diye erkeksi bir boyuta geçer ki kadın? Kadının kadınlık vasıflarını bir kenara bırakıp niye bu erkekleşme eğilimi? İnanın etrafımda duyduğum çoğu tepki bu yönde, yemek yapıcak kadın yok!, Yok arkadaşım valla yok.

Bu kadınlar hiç mi duymamış? "Erkeğin kalbine giden yol midesinden geçer."

Bu yazıdan şöyle bir yanlış anlaşılma doğabileceğini düşünerek şu eklemeyi yapmak istiyorum. Yeri geldiğin de mutfakta erkek de karısına yardım etmeyi bilmelidir. Hatta aralar da erken eve gelip bir yemek denemesi gibi küçük süprizler bile yapılabilir. Ama beceri ve aile planması olarak bu işin sorumluluğu kadına aittir. Erkeğin yapacağı sadece ona yardımdır.

Haklı mücadelem de başarılı oldum.

Evet geçen hafta sahura kadar kalıcağım zaman tartıştığım ailem bu hafta tam tersi şekilde "sahura kadar kalıcan mı biz yatıcaz" dediler. Zafer benimdir (H)

3 Eylül 2009 Perşembe

Saçmalık!

Bana saçma gelen acayip şeyler var aslında bunları gördükçe hayattaki anlık tiksinmelerim, kronik bir hal alıyor. Nedir mi bunlar? İnsanların egolarını tatmin etmeye çalışırken çok güzel bir şekil de birbirlerini kullanması.

Geçen gün facebook'ta gördüğüm bir grupla ortaya çıktı bu tespitim. "Sürekli gülen insanlar, içlerinde en büyük acıyı taşıyanlardır." klişe bir laf olsa da doğrudur. Tam böyle girdim bakayım kim kurmuş içerik nedir diye işte o an olası tabloyla karşılaştım. Ergen gençliğin egolarını tatmin edip karamsarım, pesimistim vb. şekiller de kendilerini farklı göstermeye çalışan bir topluluk.

Çoğu bulduğu her yere saçma sapan aşk şiirleri yazıp, msnlerin de abuk sabuk saçmalıklarla ibaret.
Evet şiir sevmiyorum, öyle aşk sözlerini sevmiyorum. Bunları sevmememin en büyük nedenlerinden biri bunlar gibi insanların elinde yaşanmamış birşeylerin oyuncağı olması. 30 yaşıma kadar ben eğlenceme bakarım diyen insanlar ayrıldıktan sonra çok acı çekiyorum demesi sizce ciddi mi?

Sırf facebookta "artık bir ilişkisi var" olarak durum statüsünü değiştirmek ve bakın artık benim de bir sevgilim var diye bütün herkese pöykürerek gösteriş yapılıyor. Sizce bu gerçekten sevmek mi? Bence değil.

1 Eylül 2009 Salı

İstiklal Konak Kebap Gerçekleri


Hayatımın en rezil iftar gününü yaşadım sayelerin de, böyle bir yönetim, böyle bir çalışan, böyle bir zihniyet olamaz. Saat 12:00'de rezarvasyon yaptırdığımız yere iftara 10 dakika kala gittiğimiz de bütün masalar doluydu. Halbuki bir masa rezarvasyon yapıldıysa istersem 2 dakika kala giderim neyse, bu iş ile ilgilenen mekanda ki tek adama gittik, rezarvasyonumuz olduğunu söyledik "burda olması lazım" gibi bir tavırla karşılaştık ama oturacak bir tek masa bile yoktu. Teras katına çıktık ve aldığımız cevap "iki tane masamız var onların kalkması gerekiyordu. İki dakika bekleyin ben sizi alacağım" olmuştu. Bir iki dakika bekledik o arada ezan okundu biz sinirli bir şekil de aşşağı inerken göyya bize masa ayarlıyacak salak herif elinde kuman da TV'nin karşındaydı. Halen "iki dakika bekliyin alacağım dedi" embesil herif ezan okunmuş biz keyfek eder gelmiş insanları mı bekliyeceğiz.

İşte istiklâl üzerindeki konak denilen yer böyle rezalet bir yer saatler öncesinden rezarvasyon yaptırıp ayakta kalıyorsunuz ve halen oyanlamaya çalışıyorsunuz. Kimseye tavsiye etmem bir daha da zorunlu kalmadıkça adımımı atmam. Siz de ramazan ayın da rezarvasyon yaptırıp mağdur kalmayın aman dikkat!

Kitaplarım var

Bu aralar hayatım da yeni heyecanlar aramaya devam ederken çok daha fazla klişeleştirmeye başladı ramazan ayı beni, akşam belli bir saatte işten çıkıp iftar'a kadar yapılabilecek işler çok kısıtlı olduğundan bizlere direk evin yolunu tutmak kalıyor.

Ezanın okunmasıyla güzel bir çorbayla birlikte açılan oruçla insan kendine geliyor. Ardından biraz daha birşey atıştırınca insana fazlasıyla yetiyor ama vakit abur cubur vakti. İnsan orucunu açtıktan sonra etrafında bulunan ne varsa saldırabiliyor. Ben bu aralar eski huyuma döndüm havaların da akşamları biraz soğumasının etkisi bu olay da büyük tabiki.

Ne mi bu olay? Tabiki soğuk ya da serin havada sıcak bir bardak kahve. Hani sigara içen insanlar çay ya da kahve görünce hemen sigara yakarlar ya yanına aynen ben de o şekil de oldum. Kahve yaptığım zaman muhakkak o bitene kadar kitap okuyorum. Zaten kitabı da çok parça parça hazmederek okumaya çalışıyorum. Hiç bir iddam yok öyle haha bak bu gece 200 sayfalık romanı bitirdim bir oturuşta gibi. Hayır bitirdin de ne oldu? Madalya mı taktılar? Kitaptan ne kadar ne anlıyabildin?

Ben biraz da kitap okuma olaylarımdan başlıyayım öyle romanmış, en çok satılan kitaplarmış, hiç haz etmem. Romanlar beni kısıtlar, benim yerime yazar düşünüyor ve olayları kurguluyor ben sadece yazılmış bir senaryo içinde aptalca seyrediyorum. Bu sınırlar bana göre değil kesinlikle, kitap insana birşeyler katmalı, hayal dünyasına birşeyler vererek onları kopyalamasını sağlamamalı.

Ben bu yüzden kitaptan çok bilgiyle dolu makaleler okurum. Kitap olarak da yine içerisin de roman olarak değil insana birşey katmak için yazılmış yazıları okurum. Bunların üzerinden kendime göre mantıklar yürütürüm sınırsızca, o hayal aleminin içine dalarım. Öyle manyak okurum ki bu kitaplarıda, düz okurken yanındaki başlık ya da paragraf dikkatimi çektiyse oraya geçerim, tekrar aynı yerleri defalarca çevirip bakabilir ya da okuyabilirim, kafam almadıysa tekrar bakabilirim çünkü o an öyle bir hayal alemine girebiliyorum ki sadece okuyorum düşüncelerim ise bambaşka bir yerde yazanın kurgusunu oluşturmakla meşgul.