31 Ağustos 2009 Pazartesi

Neden Cehennem Var?

Popüler Optimist'e ithafen,

Hayat Yolculuğu Boyunca insana eşlik eden bir yol arkadaşı vardır sorular. Doğar doğmaz etrafına sorgulayan bakışlarla etrafına bakmaya başlayan insan, konuşmaya ilk başladığı günden itibaren de sorular sorar durur. Bu ne, Şu ne diye başlar sorular. Ve zamanla çoğalır, giriftleşir, zorlaşır ve hatta keskinleşirler. Özellikle içinde 'niye,' 'niçin' veya 'neden' bulunan sorular arasından bazısı öyle zordur ki, cevabını bulmak çoğu kişinin yıllarını alır. Hatta, bir ömür boyu aradığı halde cevabını bulamadığı 'niçin'leri olanlar vardır.

Bu 'niçin'li sorular arasında belki en hayatî olanı ise, hayatın kendisine ait olanıdır Niçin vardır bu hayat İnsan ne için yaşamaktadır Etrafımızda olup biten bütün bu şeylerin anlamı nedir?

Anlamlı olduğunu hissettiği bir kâinatta hayatına bir anlam arayan insan, kâinatın ve hayatın anlamına dair en tatminkâr cevabı bir Yaratıcının varlığını anlayıp kabul ederek bulur. Bu çizgide, ilk olarak, nasıl bir sanat eseri sanatkârsız olmaz ise, şu muazzam derecede sanatlı kâinat manzarasının da elbette bir Sanatkârı olduğuna kâni olur insan. Bunu kavradığında bu kâinatı yaratan, Zâtın onu niye yarattığını ve bu kâinat içinde insanı niye var ettiğini düşünmeye başlar. Cevap, en doyurucu biçimde, O Zât-ı Zülcelâl'in Kelâm-ı Ezelîsi ve Resûl-i Ekrem'i (a.s.m.) eliyle gelir. Kelâm-ı Ezelî olarak Kur'ân, bu kâinatın boş yere yahut oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığını bildirmektedir. Kâinatı Yaratan, onu, Kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca yaratmıştır. Zira, cemal ve kemal, yani güzellik ve mükemmellik görünmek ve tezahür etmek isterler. Kâinat bu sırra binaen yaratıldığı gibi, insanın yaratılışı da bu sırdandır. Zira, cemal ve kemalin görünmek ve tezahür etmek, tanım gereği, görüp tanıyacak, bilip takdir edecek muhatapların da varlığını gerektirir. İşte, insan, şu kâinat manzarasına bakıp, şu kâinatta tecelli ve tezahür eden özellikleri üzerinden O'nu isim ve sıfatlarıyla tanımak, O'nun cemal ve kemalini görüp takdir ve ilan etmek üzere yaratılmıştır. O'nu tanıdığını ve bildiğini ise, O'na ibadet etmek suretinde göstermesi istenmektedir.

Vahiyler ve peygamberler eliyle öğrenilen 'sebeb-i sırr-ı kâinat'ın belki en özet ifadesi budur. Kâinatın ve içinde insanın varoluş sırrının ayrıntılı izahı için ise, vahiy nurundan beslenen binlerce kitap yazılmış durumdadır.

Bu cevap, gözünün önünde olan bütün bu olaylara, kelimenin tam anlamıyla 'olanlar' anlamını taşıyan kâinata, bu arada kendi hayatına anlam arayan insan için makul ve tatminkâr gelir. Ancak, bir müddet sonra, bu cevabın içinden yeni sorular çıkar.

Zira, bütün bu 'olan'ların anlamını kavrayan insan, bu kez bütün bu 'olan'ların aynı zamanda 'biten'ler olmasına takılmıştır. Etrafında olan herşey, olduğu gibi, bitmektedir de. Üstelik, insan bu bitişleri sevmediği halde bitmektedir. Neden bitmektedir Gelenler, neden gitmektedir

Bu durumda insanın karşısına çıkan ilk cevap, şu dünyanın bir imtihan yeri olduğudur. Diğer bir deyişle, kalınacak yer değildir dünya; göçülecek yerdir. Resûl-i Ekrem'in (a.s.m.) bildirdiği üzere, insan ile dünyanın misali, yolcu ve altında konakladığı bir ağaç misalidir. Bir müddet sonra, yolcu yeniden yola koyulur ve dünyayı arkasında bırakır. Yalnız insan değil, etrafındaki herşey de bu oluş ve bitişi, bu geliş ve gidişi yaşamaktadır.

Velhasıl, insanlar şu imtihan dünyasında yüzyüze geldikleri hayat imtihanında kendilerine ayrılan süreyi doldurup ölüm ile bu diyardan ayrılacaklar; ve öte dünyada, Hesap Günü imtihan kağıtları değerlendirildikten sonra, geçer not alanlar ile geçemeyenler ayrışacaklardır. Orada, şu dünya hayatını bu hayatın ve kâinatın yaratılış gayesi uyarınca yaşayanlar için ebedî bir cennet, bu kâinatın bir Yaratıcısı olduğunu inkâr edip hayatını kendi keyfince yaşayanlar için ise cehennem vardır. Bir de, inandığı halde inancının yerini tam yerine getirmeyen, kâinatın Yaratıcısını bilip O'nu bildiğini ibadetle tam göstermeyen insanlar için önce bu ihmaline karşılık cehennemde ceza, sonra da imanı için cennette mükâfat vardır. Elbette, bu şıkların en kötüsü ebediyyen cehennemde kalmak olduğu gibi, cehenneme hiç uğramadan cennete gitmek en iyisidir.

Fena, zeval ve ölüm gerçeği karşısında dünyamıza gelen sorular, bu kez, özet bir ifadesi bu olan cevapla tatmin bulur. Ancak, aramızdan, bu cevapla tatmin bulmayanlar da çıkar. Yahut, bir dönem için kâfi de gelse, zaman içinde bu cevap da yetmemeye başlar. Bunun bir sebebi, cevabın anahtar kelimesi olarak 'imtihan'ın bir derece sevimsiz gelmesidir.

Gerçekte, imtihanı sevimsiz bulanların ciddi bir kısmı, tembellerdir—veyahut, tek bir insan üzerinden düşünürsek, ubudiyet noktasında tembelliğe meyyal yanımız sevmez imtihanı; nefis sevmez, heva sevmez, heves sevmez. Tembeller sınav sevmez; çünkü, sınav tembelliklerini ortaya çıkaracaktır.

Hem, çalışkan da olsa, imtihanı geçecek durumda da olsa, ümitsizler de sevmez sınavı. Sevmezler; çünkü geçeceklerinden emin değillerdir. Bilakis, geçemeyeceklerini düşünmektedirler. Sınava girmek, ama kötü not almak; bu ihtimal, imtihanı onlara da sevimsiz gösterir.

Bir de, ne tembel, ne de ümitsiz de olan başka bazı insanlar bu imtihan açıklamasının karşısına sırf şefkatlerinden dolayı sorular çıkarırlar. Onların bu soruları sorması, imtihan açıklamasının içinde 'cehennem'in de varlığından dolayıdır. Bu kâinatı Yaratan bir Zât-ı Zülcelâl'i, O'nun bu kâinatı bir hikmete binaen yarattığını, o hikmetin de Kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi olduğunu.. bilmektedirler. Onların sordukları, şudur Allah'ın bilinmesi için muhakkak birilerinin cehenneme gitmesi mi gerek O'nu isimleri ve sıfatlarıyla tanıyıp cemal ve kemalini görmenin cehennemsiz bir yolu yok mu?

Aynı kişiler, yine şefkatlerinden dolayı, bir başka soru da sormaktadırlar. Bu soru ise, musibetlere dairdir. Şu dünyada niye hastalıklar, musibetler, acılar ve ayrılıklar vardır Şu kâinatın Yaratıcısını isimleriyle tanımak için insanın musibetler yaşaması ve acı çekmesi, daha doğrusu acı çeken birilerinin varlığı muhakkak şart mıdır?

Bu sorular sorulur; çünkü insana şefkat verilmiştir ve şefkatinden dolayı insan birileri acı çeksin veya cehennemde yansın istememektedir.

Bu sorular sorulur; çünkü soruyu soran bizatihî ne acıdan zevk alır, ne de cehennemde yanmak ister. Zaten, bütün bu sorular, ihtimal ki, onun en başka kendisine olan şefkatinden, kendi ruhunun acı çekmesini ve kendi bedeninin yanmasını istemeyişinden doğmaktadır.

Kâinatın ve insanın varoluş sırrına iman canibinden gelen açıklamalara yöneltilen bu sorularda, öte yandan, sorulmamış başka bazı soruların izi yahut düşülen bazı düşünce yanlışlarının tesiri vardır.

Fakat, her hâlükârda, ortada bu sorular vardır; ve birçok insan iç dünyasında bu sorulara cevap bulamadığı için bocalayıp durmaktadır.


İçinde musibet olan ve sonunda cehenneme gitme ihtimali bulunan dünya imtihanı karşısında geliştirilen böylesi soruların ardındaki en önemli sebeplerden biri, esasında, insanın 'var olma'nın kıymetini bilemeyişidir. 'Yok olma'nın dayanılmaz ağırlığını duymayan, zira var olan insan, var olmanın değişik mertebeleri arasından en iyisini ve en mükemmelini istediği için musibetlere, ölüme ve cehenneme itiraz etmektedir. Gözünü en üstte olana diktiği için, var olanın kıymetini dahi bilememektedir.

Oysa, şu acılarına ve cehennem ihtimaline rağmen, yaşadığımız hayat, yokluğa kıyasla bir varlık, bir nimet ve bir servettir. Acılı bir hayat, acısız bir hayata kıyasla, elbette tercih sebebi değildir. Hele tam da acının ortasında, çok zor gelir. O yüzden, 'acısız bir hayat' isteriz.

Aynı şekilde, cennette yaşamaya nisbetle, cehennemde yanmak elbette tercih edilir cinsten değildir. Ancak, unutulan nokta şudur Cehennemde bir hayat, cennet hayatına kıyasla kötüdür. Ancak, yine cehennemde bir hayat, yok olmaya nisbetle, iyidir. Hem, acısız hayata kıyasla acılı bir hayat elbette kötü gözükür insana; ama acılar içinde yaşamayı mı, ölmeyi mi istersin diye sorulsa, insan acılı da olsa hayatı tercih edecektir.

Açıkçası, insanın musibetlere ve cehenneme itirazı, varlık mertebeleri arasında bir mukayeseden doğmaktadır. Mukayeseyi varlık ve yokluk arasında yaptığında ise, insana, acılı bir hayatın ölümden, cehennemde var olmanın yok olmaktan daha iyi olduğu görülmektedir.

Nitekim, meselâ Bediüzzaman Said Nursî, ruhuna bu hususu sorduğunda, Cehennem de olsa beka isterim cevabını almıştır. Meselâ, Miguel de Unamuno, Hiçbir şey hiçliğin kendisi kadar korkunç gözükmüyor demiş ve cehennemde yanmayı yok olmaya tercih ettiğini söylemiştir.

Kısacası, var olmak ve var kalmak başlıbaşına bir nimettir. Bu bakımdan, iç dünyalarında şefkatin tahrikiyle cehenneme ve acıya dair sözkonusu soruları soranlar, en başta, bizi Varedenin bizi var etmesinin başlıbaşına bir nimet olduğunu, bir şefkat ve merhametin cilvesi olduğunu görmelidir.

Kaldı ki, kendisine vücut verilen, yani var edilen insan, yalnızca bir vücud sahibi olarak bırakılmış da değildir. Bilakis, sürekli acı çeken bir insan dahi, bir taşın, bir otun veya bir hayvanın erişemediği bir varlık mertebesindedir. Zira, cansız kalmamıştır; kendisine, vücutla birlikte can da verilmiştir. Hem ona vücudun yanında yalnız hayat verilmiş de değildir; hayatla birlikte ruh da verilmiştir. O ruh ile, 'ot gibi' yaşamaktan kurtulmuş, görmeyi, duymayı, zevk almayı öğrenmiştir. Dahası, salt hayvan gibi ruh taşıyor olmakla da kalmamıştır; kâinattaki her bir şeyin farkına varmasını sağlayan bir nimet olarak ona şuur ve akıl da verilmiştir.

Vücut-hayat-ruh-şuur diye yükselen bu varlık mertebelerine baktığında, insan, kendisine edilen ihsanı ve ikramı açıkça görebilir. Meselâ şu soruyu sorsa, üzerindeki bu ihsan ve ikramların kıymetini çok daha net biçimde kavrayabilecektir İmtihan endişesi taşımayan, cehenneme düşme riski de olmayan, üstelik ne geçmişten gelen elemleri ve ne de geleceğe dair korkuları bulunmayan bir kedi yahut fare olmayı mı tercih ederdin; yoksa, bütün bu risklere, elemlere ve korkulara rağmen, insan olmayı mı Elbette, herşeye rağmen, insan olmayı tercih edecektir insan.

Velhasıl, içinde acı unsurları taşıyor ve cehennem riski barındırıyor da olsa, 'insan olmak' başlıbaşına büyük bir nimettir. Taş olmadığı, tahta olmadığı, ot olmadığı, hayvan kalmadığı için şükretmesi gerekirken, insanın bütün bu nimetleri görmezden gelip daha fazlası niye verilmedi diye itiraza ve isyana hakkı yoktur. Kaldı ki, Rabb-ı Rahîm, verdiği bu nimetlerin şükrünü edene daha da fazlasını vereceğini zaten ilan etmektedir. Verdiği nimetin şükrünü edeni cehenneme koymayıp cennetle nimetlendireceğini Kitabı ve Peygamberi ile zaten bildirmektedir.

Maamafih, hakikatin bu veçhesi cehennemin varlığına yönelik soru ve itiraza cevap getirirken, musibetlere ve acıya dair bir itiraz gene de gündemde kalmaktadır. Hâlâ daha, içimizden, Tamam, şükrünü ifa edene cehennem yok ama, o insan şu dünyada gene de acılar ve musibetler yaşıyor itirazı duyulmaktadır. Şu dünyada illa da acı çekmek mi gerek?

Evet, illa da acı çekmek gerekmektedir. Zira, acılar ve hastalıklar içinde bir hayat yaşamış şair Rilke'nin kavradığı üzere, insan, 'acının ortasından geçerek' kemale ermektedir. Acı istememek, kışsız bahar istemek, yani bahar istememektir. Musibete razı olmamak, ateşin üstüne konmamış yemek istemek, yani pişmemiş yemek istemektir. 'Ham' olan hamurumuzun pişmesi için, acıların ve musibetlerin tahriki gerekmektedir.

Herkes, acıların, sıkıntıların, musibetlerin.. kendisini nasıl kemale erdirdiğine dair bir dizi örnek yaşamıştır hayatında. Acısız, sıkıntısız dönemlerinde nasıl gevşediğini, tavsadığını, gerilediğini de tecrübe etmiştir herkes.

Ve bilhassa Mirac, kemale ermenin, olgunlaşmanın, en yüksek zirveye ulaşmanın 'acı'yla ve 'musibet'lerle irtibatının mucizevî bir örneğidir. Hz. Peygamber, Miracı, rahat ve safa içinde iken değil; Hüzün Yılından sonra yaşamıştır. Kendi kabilesinin akılalmaz eziyetine maruz kalıp Benî Haşim'le birlikte üç-buçuk yıllık bir ambargoya maruz kaldıktan, bu ambargonun sona ermesinden hemen sonra Hz. Hatice'yi yitirdikten, kalbinde onun hüznü yatışmamışken kendisini hep koruyup gözetmiş olan amcası Ebu Talip öldükten; bu vefattan sonra kendisini öldürme planlarının her tarafta konuşulur olduğu Mekke artık onun için tekinsiz bir yer haline geldiği için sığınma talebiyle gittiği Taif'ten taşlanarak kovulduktan.. velhasıl, peşpeşe gelen bu musibetlerden sonra Resûl-i Ekrem (a.s.m.) Miraca yükselmiştir. Mirac, bu yönüyle, acılar ve musibetlerle önümüze çıkan imkânın en parlak belgesi hükmündedir. Bu musibetler, Resûl-i Ekrem (a.s.m.) için, Miraca uzanan yolda birer basamak vazifesi görmüşlerdir.

Diğer peygamberler için de, durum farklı değildir. Hz. İbrahim, miracını ateşe atılırken yaşamıştır. Yunus aleyhisselam ise, balığın karnında iken. Eyyûb (a.s.) hastalığın en şiddetli zamanında, Yâkub (a.s.) Yusuf'unun yokluğunda…

Bütün bu örneklere bakıp, şunu düşünelim Miracdan sonra, miracına vesile olan bu hadiseleri yaşamış olmaktan şikâyeti olup olmadığı sorulsa, Hz. Peygamber şikâyet mi, hesapsız şükürler mi ederdi O, musibet halinin mü'min için nasıl bir ilerleme vesilesi ve nasıl bir 'hızlandırılmış eğitim' hükmünde olduğunu bilmese, yaşadığı herhangi bir musibet karşısında Elhamdülillâhi alâ külli hal deyip şükreder miydi En ziyade musibete uğrayanların peygamberler, sonra velîler, sonra onlara benzeyenler olduğunu söyleyen o (a.s.m.) değil miydi Bu hadis, musibetler ile insanın kemale ermesi arasındaki irtibatı bildiriyor değil miydi?


Öte yandan, yaşadığı dehşetli ateş imtihanından sonra İbrahim aleyhisselama, balığın karnından kurtulmasından sonra Yunus aleyhisselama, hastalığından sonra Eyyûb'a.. yaşadığı musibete razı olup olmadığı sorulsa, cevap kesinlikle evet, binler hamd ve şükür içinde evet şeklinde gelmez miydi Gelirdi; zira bu musibetler, miraclarının zeminini teşkil etmişti. Mirac, bu acılar içinde gelmişti. Hayatında bir başağrısı olsun çekmeyen bir başka insan ise, ola ola Firavun olmuştu sonunda…

Açıkçası, Allah, kullarına acı ve musibetleri acı çekip üzülsünler diye değil; terakki etsinler, daha üst bir mertebeye çıksınlar diye vermektedir. Bir üst basamağa, durduğu basamakta verdiği rahatsızlık ile sevketmektedir. Musibetlerin tahriki olmasa, insanın oradan yukarıya çıkmaya gayret edeceği yoktur. Bilakis, rehavet ve tembellik içinde daha gerilere düşmesi bile sözkonusudur.

Musibetler ve acılar bunun için verilmekte; ne var ki, fırsatı değerlendirenler mirac yolunda yükselip yaşadığı musibete şükrederken, fırsatı elinin tersiyle itenlerin hissesine isyan, itiraz ve şikâyet düşmektedir.

Yine, ilerleme ve kemale erme için, imtihan da zorunludur. Okullardan sınav kaldırılsa kimsenin ders çalışmayacağını herkes bilir. Yani, imtihan olmasa, hiç kimsenin hiçbir şey öğrenmeyecektir. Ancak çalışanın sınavı geçmekle ödüllendirildiği, çalışmayanın sınavı verememekle ceza gördüğü bir sınav ortamında gayretini kamçılar insan.

Bu bakımdan, kâinat bir imtihan meydanı olmasaydı, tanıma ve bilme de olmazdı. Bu kâinat O'nun cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca yaratılmışsa, O'nun cemal ve kemalini bizim görebilmemiz için bir 'imtihan psikolojisi' bizim açımızdan gereklidir kısacası.

Ne var ki, hiçbir öğretmen, imtihanı, bazı çocukları sınıfta bırakmak için yapmaz. Sınav, çocukların sınıfı geçmesi için yapılır; üstelik, çocuklara yüz almalarını sağlayacak bilgiyi veren öğretmen, şefkat edip, yalnızca elli alana dahi geçer not verir. Buna rağmen birisi sınıfta kalıyorsa, bu, öğretmenin şefkatsizliğinden değil, öğrencinin lâkaytlık, dikkafalılık ve tembelliğindendir.

İşte, Rabb-ı Rahîm de, bu dünyayı, birilerine zayıf not verip cehenneme atmak için imtihan meydanı kılmış değildir. Nasıl öğretmenin çalışmayanı zayıf notla tehdit etmesi esasında onu iyi not almaya teşvik için ise, Rabb-ı Rahîm'in kullarını cehennemle tehdit etmesi onları cennete sokmak isteyişindendir. Ancak, öğretmenin bu tehdidinin öğrencileri gerçekten çalışmaya sevketmesi için bu tehdidin bir 'blöf' olmaması gerekir. Öğretmenin tembellik yapanı sınıfta bırakamadığı, zayıf veremediği görüldüğü an, bu tehdidin ardındaki çalışmaya, iyi not almaya ve bir üst sınıfa yükselmeye teşvik gayesi hiç mi hiç gerçekleşmeyecektir. Aynı şekilde, Rabb-ı Rahîm'in kullarını cehennemle tehdidinin cennet için çalışmaya gerçekten vesile olması için, bu tehdidin gerçek bir tehdit olması gerekmektedir. Zira, cennet için, cehennem gereklidir. Lâkayt ve tembel kulların cennet yoluna sevki, aksi halde cehenneme gidileceğini görmekle gerçekleşmektedir.

Velhasıl, Rabb-ı Rahîm, cemal ve kemalini görmek ve göstermek için yarattığı şu dünyada, bu yaratılış sırrının tahakkuku için imtihanı var etmiş, yine bu sırrın tahakkuku için cehennemi yaratmıştır. Ancak, o, insanın yolunun önüne tuzaklar koyuyor, cehenneme gitmeleri için her fırsatı kolluyor.. değildir. Tam aksine, onların cehenneme gitmeyip cennetle nimetlenmeleri, Rablerini sonsuza dek sayısız nimetleriyle tezahür eden güzel isimleriyle tanıyıp sevmeleri için her imkânı hazır etmektedir. Nitekim, insanı böyle güzel bir dünyanın içinde aklıyla yapayalnız bırakmış değildir. Aklın yanılma ihtimaline karşı, hiç yanılmayan, yapılan her yanlışta uyarıp doğru yapılan her işte insanı huzura sevkeden bir yardımcı olarak 'vicdan'ı da vermiştir. Yalnız akıl ve vicdanı vermekle kalmamış, doğruyu bulmak için kullanacağı başkaca kabiliyetler de vermiştir ona—irade, duygular, hayal, ene, hatta nefis, esasen bu uğurda verilmiştir. Hem O, insandan, bilmeye muktedir olmadığı birşeyi bilmesini istiyor da değildir. O, ruhları yarattığında, bütün ruhlar O'nun rububiyetini kabul, ilan ve teslim etmişlerdir. Elestü birabbikum (Ben sizin Rabbiniz değil miyim) hitabına, Belâ (Evet, sen Rabbimizsin) cevabını vermişlerdir. Rabb-ı Rahîm, onu zaten tanıyandan, bu tanıma hali üzere kalmasını istemektedir.

Hem, O, en başta ruh olmak üzere, bize verdiği bütün bu kabiliyetleri doğru biçimde kullanıp şu dünya imtihanını başarıyla geçmenin nasıl mümkün olacağını Kelam-ı Ezelîsi ile de bildirmiş; Kelâmının nasıl anlaşılıp uygulanacağını göstermek için de bize bizim cinsimizden bir örnek, 'peygamber' göndermiştir. Bunlara ilaveten, ilhamlar, rüyalar, tevafuklar ile de bize hususî yardımlar etmektedir.

Bütün bunlar, Rabb-ı Rahîm'in, imtihanı ve cehennemi, insanı tuzağa düşürüp ateşe atmak için var etmediğinin en kesin delilidir. Rabb-ı Rahîm, insana O'nu tanımasını temin edecek her türlü imkânı vermiştir. Hatta, imtihanın kendisi, musibetler ve de cehennemin varlığı dahi, insanı O'nu tanıyıp cennete sevketmek içindir. İnsanı O'nu nimetleriyle ebediyyen tanıyıp takdir edecek bir istidatta olduğunu şu dünyada göstermeye teşvik edip, cennette nimetler içinde ebedî bir hayat vermek içindir.

Özetle, cehennem, cennete gitmemiz için vardır. Cehennemin varlığı, cennete teşvik içindir. Rabbimiz, cennete gitmemizi sağlayacak her türlü donanımla bizi donatmış; ayrıca, yine rahmetinin bir cilvesi olarak bu donanımı yarı kapasitede kullanmamızdan bile razı olmuş; daha da ötesi cennete lâyık amellere on sevap, cehenneme lâyık amelleri ise bir günah yazacağını ferman buyurmuştur.

Velhasıl, Rabb-ı Rahîm, cehenneme gitmememiz için gereken ne varsa temin etmiş olduğu, cehennemle tehdidi dahi bizi cennete sevk için yaptığı halde birileri illa da cehennemi hak edecek şekilde yaşıyorsa, sorumluluk kendilerinindir.

Cehennemsiz olmaz mıydı sorusunun fiilî cevabını ise, çağlar boyu, cehenneme düşme korkusunun cennete lâyık mü'minâne bir hayata sevkettiği milyonlarca, milyarlarca insan vermektedir.

30 Ağustos 2009 Pazar

İsyan!


İsyan bayrağını çekmiş bulunuyorum pazar sabah 02:00'de.
İsyan sebebim halen kocaman adam olmama rağmen hadi yat (3:30) sahura kalkıcaz demeleriydi. Oysaki bilmem farkındalarmıydı sahura tam 1:30 saat kalmıştı ve içtiğim filtre kahvenin etkisiyle uykum gelmek bilmiyordu ve 1:30 saatlik uykunun feci şekilde sersemleticeğinden de adım gibi emindim.

Buna izin veremezdim, vermedimde. İlk önce siz yatın ben iki şeye bakıcam diye kandırdığımı düşünürken o bilgisayarın sesi kesilmiyecek mi gibi bir çıkışın üzerine fazla papazlık olmak istemediğimden kapattım. Ama sadece bilgisayarı kapattım oysaki gün daha yeni başlıyordu. Madem öyle dedim ve B planını uygulamaya koydum.

Salona geçip nerdeyse hiç yüzüne bile bakmadığım TV'nin karşısında zaplamaya başladım. İzliyecek birşey de yoktu. Ordan oraya ordan oraya derken saat 3:10 olmuştuki annem kalktı zaten ben de uyuyamadım dedi. Sinirlerim biraz daha arttı kendin bile uyuyamadın be kadın beni niye zorladın yarın tatil bunun farkındasın, aklı başında birisin de bu baskıcılık dikatatörlük niye?

Neyse iyi o zaman dedim geçtim pc'nin başına bunları tıkırdatmak için, tıkırdatmak için diyorum ne kadar sessiz kullansan da hatta klavyen sessiz olsa da belli bir ses çıkıyor haliyle bunlar da ondan rahatsız oluyor. Oysaki odamdayım ve kapımı kapatmama bile ambargo konulmuş şekil de artık bu ev'e de anarşist bir açılım lazım.

Hafta içleri bilgisayarını kapat serzenişlerini anlayışla karşılıyorum çünkü yarın iş var ve benim erken kalkmam lazım bunun için beni uyarıyorlar haliyle de geç yatınca erken kalkamıyorum ama haftasonları niye bu ambargolar?

Sahur'u yaptık ve kapım da iki adet irileşmiş göz bana doğru bakıp hadi artık diyor yine. Evet o annemin ta kendisi. Neyse saat 05:00 olmuş zaten filtre kahvenin de üzerimde ki etkisi yok oldu anlaşılan gözlerim ağırlaştı biraz, fazla da abartmamak gerek uykusuzluğu ama bunun peşini bırakmıyacağım!
Çoğu konudaki şanssızlığımı sanırım yine bu konuda da yaşıyorum.
İşin özeti şu ki;

Gökten Meg Ryan düşse bize Er Ryan düşer onu da kurtarırlar.

28 Ağustos 2009 Cuma

Yazmak iyi birşey değildir

Şuan en çok istediğim şeylerden bir tanesi sabah güneşiyle huzurlu bir şekilde uyadıktan sonra gözümü yakan güneş karşısın da evin kalın perdelerini kaldırıp evi aydınlattıktan sonra pencereden dışarı doğru bakıp şöyle bir kaç dakika etrafı seyretmek. Ama gerekli olan başlıca malzeme insanın içindeki huzur yerinde olmayınca olmuyor.

Huzur için sadece biraz daha yazıp insanın içini dökmesi gerek ama halen yazmadığım, yazamıyacağım da olaylar olabiliyor. Niye yazmak biliyormusunuz? Çünkü etrafınızdaki insanlarla sadece sevinçlerinizi paylaşabiliyorsunuz. Hüzünler ise içeri de kalıyor, bu nedenle insanlar sizleri hep neşeli biri zannediyor aslında, hep gülüyor, hiç bir derdi yok diyorlar.

Anlatıyorum dinliyormusunuz, ya çözüm bulabiliyormusunuz? Yazmak ve olanları kendi içimde yaşamaktan başka çarem var mı bu durumda?

27 Ağustos 2009 Perşembe

Bıktım

İnsanların her günüm dolu, çok önemli adamım ben triplerinden bıktım.
Toplu taşıma araçlarında önündeki adamın ineceğimi bile bile önüne geçme çabasındanda bıktım. Birgün birine sağlam çelme takıcam ama ne zaman bakalım, herif bir de kağnı gibi gidiyor öyle önden indikten sonra tam uyuz oluyorum. Madem acelen yoktu ne diye acele ediyorsun inmek için bunun hakkın da güzel bir yazı yazardım ama es geçmek istiyorum bu sefer. Okunmak üzere beni bekleyen bir kitabim var çünkü

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Beyin Dalgaları ve Thetanın sırları

Beynimizden yayılan elektrik sinyallerinin kafamıza başlanan Elektroansefalogram (EEG) adındaki alıcılarla ölçülebildiğini biliyor muydunuz? İşte bu sinyallere ‘beyin dalgaları’ denir. Gerçek anlamda EEG’nin ilk hali 1890’larda İsveç bilim adamları tarafından icat edilmiştir. EEG’nin tıpta kullanılmaya başlanması ise 1930’ları bulmuştur. 1950’lerde uyku araştırmaları için kullanılmaya başlanan EEG’nin sağlık dışı ilk kullanımı 2001 de İsrail’de bir paranormal araştırma merkezinde gerçekleşmiştir. Buna göre insanın paranormal yeteneklerini sergilediği vakitlerde EEG’nin gösterdiği değer normalden çok farklı bir hal almıştır. İlk önce beyin dalgalarının türlerine bakalım. Temel olarak 4 tür beyin dalgası vardır. Bunlar alpha, delta, theta ve betadır (Yunan alfabesinden geliyor.)

BETA: 13 ve 30 HZ arası değişen frekansları vardır ve bir uyanış ritmidir. Yaşadığımız dünyaya ilişkin aktif düşünme, soru çözme, konsantre olma, bir şeyleri hatırlamaya çalışma gibi beynimizi yorduğumuz zamanlarda görülür. Yetişkinlerde çocuklara göre daha çok oluşur. Ayrıca uyku araştırma merkezleri rüya sırasında da beyin dalgalarının BETA’ya çıktığını gözlemlemişlerdir.

ALPHA: 8 ve 12 HZ arası değişen frekanstaki beyin dalgalarıdır. Rahatlık ve beynimizin çok kafa yormadığı bir anlayış halidir. Sakinlik ve huzur hissettiğimiz andır. Alpha’da beynimiz sorulara karşı kesinlikle pasif kalmaz aksine çok daha rahat bir şekilde çözüm buluruz. Einstein’ın karmaşık matematik problemlerini çözerken beyin dalgalarını betadan alphaya indirdiği bilinir. Alpha’da kalmak ruhsal sağlığımız için de önemlidir. Alphaya geçiş zor değildir sadece gündelik sorunlara kafa yormayı bırakıp derin derin nefes almamız gerekir. Meditasyon da Alphaya düşüş için iyi bir yoldur. Ama ani bir seste, korkuda beyin dalgaları tekrar betaya yükselebilir. Alpha Aralığındaki 7.8 HZ frekansı Shumann resonans frekansı olarak da bilinir ve bu frekans dünyanın manyetik alanının frekansıdır. Belki de iyi hissedip huzura kavuşmanın sebebi de budur.

THETA: 4 ve 8 HZ arasında değişen frekanslara denir. Derin meditasyon ve dünyadan uzak içimizde oluşan sinyallere doğru gittiğimiz bir ritimdir. Alacakaranlık hali (twilight state) de denir. Beynimiz tam bir bilinmezliğin içindedir ve dünyayla ilişkisi olabildiğince kesilmiştir. Ne uyur vaziyette ne de uyanık olduğumuz haldir ve biraz sonra değineceğim paranormal yeteneklerin ortaya çıkması için gereken frekanstır. Genel olarak 2 ile 5 yaş aralığındaki çocuklarda görülür. Yaratıcılık için mükemmel bir haldir.


DELTA: 0 ve 4 HZ frekanslarında yer alır. Genellikle çok derin uyku, koma ve bayılmalarda görülür. Dış dünyadan tamamen çıkılmış tam bir bilinmezlik halidir. Beyin aktivitesinin en yavaş olduğu dalga boyudur.

Bahsedebileceğimiz dalga türleri genel olarak bunlar. Ama Theta frekansının bu dalgalara göre ayrı bir yeri var. İlk kez araştırmacı Joan Healy tarafından söylenen teoriye göre tüm paranormal yetenekler bu seviyede ortaya çıkmıştır. Telepati için ideal bir beyin ortamıdır. Rockefeller Üniversitesi nörofizyologlarından Winson farelerin yeni bir çevreye bırakıldıklarında bir yandan yürüdüklerini bir yandan da burunlarını çekerek etrafı kokladıklarını ve burun kıllarını ileri ve geri oynatıp çevrelerine baktıklarını ve bu ritmik soluma ve oynatma frakansının theta frekansıyla aynı olduğunu görmüştür. Astral seyahat denemelerinde de araştırmalara göre beyin dalgalarımızın yine thetaya düşmüş olması gerekmektedir. Uyku sırasında beyin dalgalarımızın delta olduğu zamanlarda da istem dışı astral seyahatle karşı karşıya kalabiliriz ancak delta da beynimiz hafızaları kaydetmez ve bunu çoğunlukla hatırlamayız. İstediğimiz vakit deltaya geçemeyiz belki ama thetaya geçmemiz mümkün.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Bir iftar gecesi

Bu aralar ofiste çok sade bir işle uğraşmaktayım aslında hoşuma gidiyor konsantrasyon gerektirmeyen bir iş olduğun için bir taraftandanda rahatça radyo dinleyerek işimi yapabiliyorum. Derken sayın Kula beni iftar'a çağırdı 15:00 suların da ben de daha önceki iftarlardaki tecrübelerimi konuşturarak bu saatten hiçbir yere rezarvasyon yaptıramıyacağımızı söyledim o da buna katıldı. Aklımız da tek bir çözüm yolu vardı geçen seneki gibi pizza hut'a gitmek.

Saat 7:15 suların da kendimi Taksim'de buldum ve pizza hut'ta hiç beklemediğim bir iftar etkinliğiyle karşılaştım. Sınırsız çorba,pizza,1 şişe su, yemek sonrası sınırsız çay ve havuç dilimi baklava işte o an güzel bir iftar yemeği olacağına kanaat getirdik. Eee ne de olsa biz kebapçı görmüş adamlarız.

Bir güzel karnımızı doyurup üzerine iki bardak çayıda beleşe getirmenin sevinciyle pizza hut'dan ayrılırken dedik acaba bunun üzerine bir nargile tüttürsek nasıl olur. Midelerimiz şiş hem biraz yürür kallavi de soda - nargile yaparız dedik. Başladık istiklâl üzerinde yürümeye çabucak gelmiştik kallavi nargile cafe'ye hemen teras'a çıkıp akşam manzarasını izlemeye daldık "2 limonlu soda, elmalı+nane" nargile dedim çalışanın buyrun lafını ağzına tıkarak. Sevgili Popüler Optimist önermişti sorduğum da elmalı - nane diye denemeden olur mu hiç =) derken akşamın o karanlığında sadece küçük bir lambanın aydınlattığı terası kor halindeki köz kömürleri bambaşka bir hava katıyordu. Bir an da saatin nasıl geçtiğini farkedemedik ve kalkma vakti gelmişti.

Yine istiklâl yollarına düştük evimize gitmek için saat çok geç olmadığı için ben otobüsle giderim diye düşündüm ama 1 saat 15 dakika sonra bu hayalim suya düştü. Evet 10 dakika'da bir geçmesiyle meşhur otobüsüm gelmedi. Böyle güzel bir akşamın finali biraz kötü oldu. Neyse taksilere atladığımız gibi evlere dağıldık ve benim üstümü değiştirir değiştirmez ilk işim bu yazıyı yazmak oldu.

23 Ağustos 2009 Pazar

Korsancı



Evet etrafda korsan yasaklanıyor haberleri dolaşırken dolu dolu ben de sildiğim müzik arşivimi tekrardan yapmaya karar verdim. Şuan ev de annem haberler de her internet korsancılığıyla ilgili gördüğü haber da başımın etini yemekte.

Hatta üzerine üstlük bir de "Bu zamana kadar indirdiklerin zaten sana yeterlidir." demez mi =D Sanki ben de bunu biraz benimsedim gibi eğer gerçekten sıkı bir yasa gelip herkesin ip adreslerine ceza kesilir diye ki ben bunun da yolunu bir şekilde bulmayı planlıyorum. Ama yinede ufaktan depolamaya başladım. =D

Bir de asıl gelmek istediğim nokta şu yıllar yılı müzik sektörü insanlara kazık attı. Hepsinin içerisine 1-2 hit parça konulup gerisi leş denilebilecek albümler, single denilen albümler, cover albümler, akustik albümler çeşit çeşit adlara büründürüp aynı şarkıları insanlara faiş fiyatlarla kakaladılar.

Korsan yüzünden Pirate Bay sitesinin sahipleri hüküm yediğinden dolayı oluşan korsan partilerine bir yenisi daha eklendi geçen gün Finlandiya da oluşan korsan partisi toplanan 5000 imza ile meclise başvurdu amaçları korsan ürünlerin legal hale getirilmesi. İşleri gayet zor ne kadar etik olduğu konusun da yorum yapmıyacağım ama Pirate Bay dosyaları üzerinde bulundurmadığı sadece aramalarda bunların görüntülenmesine yardımcı olduğu için yöneticileri hapise atıldıysa. En büyük korsan google bencede.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

İçimi dökmek istiyorum ama...

İçimi dökmek istiyorum bu gün de ama bu sefer çok farklı şeyler dönüyor kafamda kelimere dökemiyeceğim, beceremiyeceğim şeyler. Her zaman derim "yeni kayıt" butonuna bas ve içinden gelenleri yaz diye ama bu sefer olmuyor yazamıyacağım tek çaresinin zaman olduğu bir karmaşa içerisindeyim sadece beklemeliyim.

Yedi

Mim'leyen Sam'e teşekkürler. Öyle abidik gubidik bir yaz yazmadan hemen mim'e başlıyayım.

Kendi hakkımda 7 garip şey ;
  • Ne zaman ne yapıcağımı bazen ben bile kestiremiyorum
  • 7 değil de bu mim 5 ya da 10'luk olsaydı diyorum
  • Merdivenlerden hızlı inmeyi adet edinmişim yavaş inemiyorum
  • Uzun süre konuşmadığım kişileri msn listemde barındırmıyorum
  • Sabah kalkınca yüzümü yıkayana kadar bilgisayarı açılmaya bırakmak
  • Nedense hep bünyem üzerin de engel olamadığım ileri geri sallanma
  • Birşey dilimin ucuna geldiğim de çıkana kadar elimi şaklatma işlemi
En sevdiğim 7 şey ;
  • Bilgisayar
  • Güzel insanlarla, güzel yerlerde, güzel muhabbetler de bulunmak
  • Farklı lezzetler peşine düşüp bir bir tadına bakmak
  • Olmazsa olmaz müzik dinlemek
  • Güzel bir RPG oyun da çoğu insanın yapamıyacağı şeylerle egolarımı tatmin etmek
  • Mesleğim
  • Tırı vırı işler üzerinde araştırma yapmak
Yollayacağım 1 kişi ;

Hehe aykırılık değil mi 1 kişiye yollıyacağım =D

21 Ağustos 2009 Cuma

25. Kare

25. Kare; Bilinç Altına Gizli Mesaj Yerleştirme
Gözümüzün saniyede 24 kare algılayabiliyor..
25. kare ise beynimize yazılıyor. İşte bu sistemin adı da 25. Kare
Örneğin Siz tvde bir çizgi film izlerken adamlar 25. Kareye 'Coca Cola İç' yazısı koyuyorlar ve canınız cola çekmeye başlıyor..
Şaka gibi görünse de Rusya’da yapılan araştırmalarda bu yöntem uygulandığında Cola satışlarının arttığı gözlenmiş..
'Başka Kanal İzleme, Başka Kanal İzleme, Başka Kanal İzleme'...
Televizyon yayını kullanılarak insanın bilinçaltına belirli bir sloganı yerleştirmeyi amaçlayan '25'inci kare (25th shot) ' tekniğinin Rus TV'leri tarafından yaygın olarak kullanıldığı ve hükümetin buna karşı mücadele başlattığı bildirildi.
Rusya Basın Bakanı Yardımcısı Valeri Sirojenko'nun açıklamasına göre, '25'inci kare'yi saptamak üzere özel bir detektör geliştirildi ve bu cihaz ile yılsonuna kadar tüm TV kanallarının sürekli kontrolü sağlanmış olacak.
İtar-Tass'ın haberine göre, resmi olmayan bilgiler, Rusya TV programlarının 5'te 1'inin, '25'inci kare'yi içerdiğini ortaya koyuyor. İnsan gözünün, TV izlerken saniyede 24 kareyi algılayabildiği, 25'inci karenin ise göz tarafından fark edilmese bile doğrudan beyne etki ettiği belirtiliyor. Uzmanlara göre bu etki, beyni 'yüksek derecede ikna edici' olabileceği gibi,
tahrip edici de olabiliyor. Rusya Basın Bakanlığı, bu etkiyi yayınlarında kullandığı tespit edilen TV kanallarının lisanslarının iptaline dahi gidilebileceği uyarısı yaptı.
Bakanlık kaynaklarına göre, TV'lerde yayımlanan her üç filmden birinde, 25'inci kare şeklinde, özendirme amaçlı bir slogan veya reklâm yer alabiliyor. Bu slogan veya reklâmlar, 'başka kanal izleme' şeklindeki anonslardan, siyasi amaçları hedefleyen sloganlara kadar geniş bir yelpazeyi kapsıyor.
Rusya'nın geliştirdiği detektörün, dünyadaki benzerlerinin dördüncüsü olduğu kaydedildi.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

El bebek, Gül bebek

Yine konuşurken ve okurken koyun insanları gördüm. "aaaa sen bu diziyi izlemedin mi?" tarzında insanları yadırgayan kişiler içerisinde sırf ben de popüler olmalıyım uğruna beş para etmiyecek dizileri izleyen koyun bir milletiz. Sırf sokaklarda koyun insanların fazlalığından dolayı onların ilgisini çekmek uğruna kocaman "Abercrombie" yazılı t-shirt giyenler.

Niyedir bu koyunluk anlam veremezken ülkemin gençlerinin durumuna kaydı konu birden insanların çoğu okulu uzatabildiği kadar uzatmaya çalışıyor, anlamsız bir şekil de gençliğimi yaşamalıyım korkusu var insanların içerisinde. Hep el bebek, gül bebek yetişen gençlik hep baba parası yemenin doruklarında yaşıyor ama avrupa da reşit olan çocuktan oda kirası alınıyor ya da ayrı bir ev'e çıkıyor. İnsanlar bir şekilde kendi ayaklarının üzerin de durmayı öğrenmeli ve öğreniyor.

Tamam belki bu olay çok katı gelebilir. Ama Türkiye'de biraz şımartılarak yetiştirilme, aslan oğlum sen okuluna git harçlığın benden gazları verildikçe yan gelip yatıyor. Bir gün hayata başlama çizgisi önlerine geldiğin şaşalıyorlar. Ne yani iş mi?, Çalışcak mıyız?, Pardon mesai nedir?
Bunun akabinde hayatını düzene sokamayan binlerce insan, dağılan yuvalar, çekilen para sıkıntılar vs. sayabileceğimiz bir sürü sorunu ortaya çıkartıyor.

Zaten ülkemiz kapitalist bir düzen de ilerlerken bazı şeylerin daha farkın da davranmamız gerekirken tembel toplumumuz her zamanki gibi nerde beleş olaya yerleş mantığı ve oğlum değil mi koyarım cebine harçlığını şeklinde yetiştirilen bir yapı ne kadar sağlıklı olabilir.Tabi burada daha çok hep erkekler üzerinden konuştum çünkü malum günümüz de kadınlar da iş alanlarında aktif olsalar da asıl ev'e ekmek getirmesi beklenen kişi erkektir.

Ama kadınlarımız da farklı bir laylaylom içerisin de daha yumurta bile kırmayı beceremiyen, saatlerini kuaförler de ve makyaj yapmakla geçirip, avrupa ki modayı takıp edip koyun gibi uygulayan kukla bir kadın nesili. Üzerine üstlük bir de bunlar iş hayatına girdiği zaman kocasının yemeyiğimiş, ütüsüymüş bilmezler manikürlü tırnakları kırılır ya da ojeleri kuruyordur muhtemelen ellemesinler süs bebekler.

Yanlız şu da yanlış anlaşılmasın kimseye kalkıp da kadının işi bu sen bütün gün yemek yapıcaksın, bulaşık yıkayacaksın, ütü yapıcaksın demem. Çünkü evlenmek demek iyisiyle kötüsüyle elinden geldiğince herşeyi paylaşmak demek eğer erkek eve erken geldiyse yardım edebildiği kadar yemeğe yardım edebilmesi demek, evlenmek demek kadının kocasına en azından bir tabak sıcak yemek koyabilmesi demektir. Tabi bunları yardımlaşarak iki tarafta birlikte yaparsa hem işlerin yorucu ve sıkıcılığı azalır, hem daha eğlenceli olur hemde herşey daha hızlı bittiğinden yapılabilecek diğer aktivitelere fırsat kalır.

Diyeceğim şu ki hiçbir zaman ölmiyecekmiş gibi bu dünya için, her an ölücekmiş gibi de öbür dünya için çalışmalı eğer bunları güzelce programlarsak hayat herkes için daha güzel olacağını inanıyorum. Halkımızı bilinçlendirip "hayattaki her an'ın, her yaşın farklı bir güzelliği vardır." şeklin de öğretir bu şekilde yetiştirirsek ben inanıyorum ki daha iyi bir nesil yetişecek. Tabi ilk başta kafasının üzerinde taşıdığı şeyi 250gr'lık bir organ olarak değil, ne işe yaradığını idrak etmiş bir toplum olmamız gerekiyor.

18 Ağustos 2009 Salı

İnançlıyız!,İnatçıyız!,Kazanacağız!

Miting mi yapmak istiyorsunuz? Miting için adam mı lazım? Miting'i yönetemiyor musunuz?
Dünyanın ve Türkiyenin ilk miting örgütünü iftihar ile sunarım.

Türkiye Miting Örgütü
Profesyonel miting liderlerimiz ve Profesyonel eylemcilerinizle hizmetinizdeyiz.

Şuan bulunan üç tip paketimiz vardır.

-İzinli Eylem
-İzinsiz Eylem
-Provokatif

Fiyatlarımıza K.D.V. dahildir. Öğrenmek için iletişime geçiniz.

Bir taraftan İstanbul'un dört bir yanını gezerken diğer taraftan 18 yaşını aşmış bütün stres atmak, eğlenmek, savunduğu değerlerin arkasında durmak ya da bir taraftan okurken diğer taraftan gelir sağlamak isteyen üniversite öğrencileri için bulunmaz nimettir.

Haydi! eylem alanlarına

Not: Şuan sadece İstanbul'da faaliyet gösteriyoruz.

Not2:Espiri amaçlıdır.

Mimmm

Alışık olmadığım için Finduilas'ın mim'ini biraz geç gördüm benide mimlediği için ona teşekkür ederek mim'e katkıda bulunmaya başlıyalım.

Ama sanki bu mim biraz kurnaz birinin insanlardan almak istediği bilgiler gibi geldi ama neyse...

Hangi şehirde yaşıyorsun?

İstanbul

Mesleğin?
Öğrenci ve Yazılımcı

Blog yazmaya başlama kararını nasıl aldın?
Yazmayı düşünüyordum ama template beğenemiyordum bir gün buldum ve artık bir yerinden başlamalıyım dedim ve başladım.

Ne kadar süredir blog yazıyorsun?
27/04/2009

Bloğunu hangi sıklıkla ziyaret edersin?
İş yerinde ve ev'de sürekli olarak açıktır canım sıkıldığı zaman paneli yeniliyerek diğer bloglarada bakarım.

PC açıldığında bloğunu açmak kaçıncı sıradaki iştir?
Bir yada iki bilemedin üç hiç olmadı dört =P

Başka bir blog sayfasında görüp aldığın bir şey ya da gittiğin bir yer oldu mu?
Anafikir edinip kendim yorumladığım oldu bir kelimesini bile taşımadan.

Bloğunda hangi konularda yazmak seni mutlu eder?
İçimden gelenler, insanların biraz daha bilinçli davranması için elimden geldiğince birşeyler karalamak.

Bloglarda gördüğün diğer blog arkadaşlarını eklemekte seni cezbeden ne olur?
Değişkenlik gösterir araştırırken o an ruh durumum neyse ona göre eklerim.

Blog aracılığıyla para kazanma fikrine nasıl bakıyorsunuz?
Blog açmanın amacı bu değildir. Ama ciddi bir seyirci kitlesi oluşmuşsa bir tane bannerın kimseye zararı olmaz.

Blog arkadaşlarınla buluşma, bir araya gelme fikrine ne dersin?
İstanbul içerisin de fikirleri uyan herkes ile buluşabilirim.

Bende populer optimist'i mimliyorum.

17 Ağustos 2009 Pazartesi

Metal Müzik Vol1.

Haddim olmayarak böyle birşey hazırlamaya karar verdim. Amaç insanlara dijital müzikler yerine sırf gitar ve diğer enstrümanlarla ne kadar farklı türlerde işler yapılabildiğini bunun yanı sıra metal'in ne kadar geniş bir yelpazeye sahip olduğunu göstermek elimden geldiğince bunun için küçük bir derleme yapmak istedim.

Yalnız kökenleri vs. gibi bir dallandırma yapma gereği duymuyorum çünkü bu durum da ciddi ciddi sayfalarca bir makale çıkabilir. Bir çoğu birbirinden etkilenip bir kaç tanesinin birleşiminden oluşmuş türlerdir sürüsüyle köken gösterilebilir, daha nice türler sayılabilir.

  1. Alternatif metal
  2. Black metal
    1. Alt ve Melez Türleri
      2.1 Atmospheric black metal
      2.2 Blackened death metal
      2.3 Melodik black metal
      2.4 Norsecore
      2.5 Saf black metal
      2.6 Senfonik black metal
      2.7 Suicidal black metal
      2.8 Viking metal
      2.9 Diğer black metal akımları
  3. Death metal
    1. Alt ve Melez Türleri
      3.1 Brutal death metal
      3.2 Melodic death metal
      3.3 Progressive/Technical
      3.4 Death metal
      3.5 Blackened death metal
      3.6 Death/Doom
      3.7 Deathcore
      3.8 Deathgrin
      3.9 Death 'N Roll
  4. Doom metal
    1. Alt ve Melez Türleri
      4.1 Black doom
      4.2 Drone doom
      4.3 Death/doom
      4.4 Funeral doom
      4.5 Gothic doom
      4.6 Klasik doom metal
      4.7 Sludge metal
      4.8 Stoner metal
  5. Folk metal
  6. Glam metal
  7. Gothic metal
  8. Heavy metal
  9. Industrial metal
  10. Metalcore
  11. Nu Metal
  12. Power metal
  13. Progresif metal
  14. Senfonik metal
    1. Alt ve Melez Türleri
      14.1 Senfonik power metal
      14.2 Senfonik black metal
  15. Sludge metal
  16. Thrash metal

15 Ağustos 2009 Cumartesi

İnsanlar neye doğru sürükleniyor.

Dünyayı yönetmek isteyen gizli güçlerin idaresinde ileriyor tabiki. Bakın bu yazımda kendi ülkemiz için olan şeylerden bahsetmiyeceğim. Çünkü sanmayınki yapılan oyunlar sırf Türkiye ya da herhangi bir ülkede dönüyor. Yapılan oyunların tek bir amacı var "Tek banka, Tek ordu, Tek bir güç merkezi"

Hiçbir birey kendi başına politikadan haberdar olamaz bizi bunlardan haberdan eden kurum ise medyadır. İşte bu da insanları yönetmek için kullanılan bir numaralı kozlardandır sırf yönetmek değil inandırmak için de en büyük kaynatır. Halen bazı kişiler Türkiye siyaseti olan bitenle kafayı bozmuş şekilde medya bunu istiyor güzel bir kaos teorisi çıkartıyor ve düşünceleri soyutluyorlar. İnsanlar hergün o haberleri izlemekten dünya üzerin de oluşan olaylardan soyutlanıyor.

Parola belli "Böl ve Yönet" bunu çok güzel başarıyorlar cidden bizim milletimiz ise halen kalıplar içerisinde birbiriyle tartışarak daha çok bölünüyor. Ülkemizde yapılan şeyler sadece göz boyama dünya üzerin de çok akıl almaz olaylar gerçekleşiyor. Siz halen köşe başlarında ellerinize kitap alıp bir kaç ideoloji, devrim peşine düşer gözlerinizi açmazsanız bu adamlar yakında bizi de ele geçiricek. Biraz kafanızı kaldırın at gözlüklerinizi çıkartıp büyük düşünün.

Yapılacak ve yapılan şeyler belli bölünen orta doğu gözler önünde peki kıvılcım neydi? 11 eylül işte koca bir yalan neyi tetikledi? Dünya üzerinde teröristler var. Peki bunlar nerde? Petrol rezervelerinin tam üzerinde yaşıyorlar. Afganistan'a girildi daha sonra diğer petrol zengini Irak ele geçirildi buralarda üstler kuruldu. Ne diye tabiki diğer petrol zengini Suriye ve İran'a ulaşmak için, tabi sırf petrol ele geçirmemişlerdi aynı zaman da iç savaş çıkartıp ülkeye yüklü miktar da silah ticaretiyle de büyük kazançlar elde ediyorlardı biraz daha bölüp daha rahat üstler oluşturacak, daha rahat bir şekilde petrol şirketleri yapılandıracak. Bunun yanında hiç bir zaman gerçek olmiyacak bir düşman ortaya çıkardılar ve insanları bunlarla savaştıklarına medya sayesinde ikna ettiler bu sayede insanların özgürlüklerini ele geçiriyorlar.

İşte böl ve yönet tekrar geliyorum ne için? Büyük güç için bunun kontrolleri de günümüzde sinsice hiç anlaşılmadan sokuluyor. Bunlar kesinlikle bir teori filan değildir örnekleri bulunan gerçeklerdir. İnsanları daha da köleleştirmek için verdikleri korkularla ve güvenlik önlemleri adına insanları barkodladılar ve çiplediler evet çiplediler 11 eylül saldırısından sonra gönüllü kobay olan bir aile chiplendi. İşte büyük güç'ü böyle yöneticekler daha sonra emirlerine uymayan herkesin çiplerini kapatıcaklar. Bu büyük güç hakkında daha çok bilinçlenmeliyiz artık birilerinin zamanın da ortaya attığı fikirleri değil şuanki dönen biten işleri düşünerek görmeliyiz.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Özgürlük ve Kalıplarla Yaşamak

Çoğu insan özgür yaşamak ister ve hatta özgür olduğunu zanneder. Özgürlük aslında biraz da insandan insana değişen bir kavramdır. Kimisi kuşlar gibi gök yüzünde paraşütle uçarken kendini özgür hisseder. Kimisi hayatını birilerinden emir almadan çalışarak özgür geçiriceğini düşünür. Anlıyacağınız özgürlük kavramı kişiden kişiye göre değişiklik gösterebilir.

Ama çoğu kişinin farkında olmayan ya da düşünmediği bir konu var ki bu da kalıplara bağlı yaşadığı halde özgür olduğunu zannetmektir. İnsanımız kalıplara bağlı yaşadığı için de kalıplara bağlı bakar. Örnek olarak kendimi verirsem metal müzikten hoşlandığım için herkes sigara ve alkol ağzından düşmeyen, ateist biri olarak düşünüyor çünkü bu işin kalıbı bu ya da erkeksen kesinlikle futbol manyağısındır. Kışın siyah, yazın beyaz giyinmelisin.

Hep insanlar bir kalıplara girmiş ve bu kalıpların dışında duran insanlar onlara ilginç geliyor bu aslında toplumumuz için çok acı bir gerçektir. Siyaset yapmayı sevmem yaparsam da insanlar beni sevmez çünkü bir kalıba bağlı kalmam ama beni dinleyen kişiler bir kalıba bağlı olarak birşeyi doğrusuyla yanlışıyla savunur. Yanlış birşey savunulmaz adı üzerinde yanlıştır. Bu çeşitli ideolojiler insanların bir birleriyle karşı karşıya durmasıyla böl ve yönet stratejisinin bir parçasıdır.

Siyasete biraz daha derinlemesine girersem hiç bir fikir karşıt kalıplar tarafından kötülendiği kadar kötü değildir. Çünkü eğer bu ideolojileri dünya üzerinde bir çok kesim kabul etmiş ise bu düşüncelerin doğru yanları muhakkak vardır. Misal kapitalizmin en iyi yanı rekabettir. Rekabet demek insanlar için daha iyi şeylerin üretilmesi, daha iyi hizmet vermek için firmaların birbiriyle yarışmasıdır. Burdan karlı çıkan taraf müşteridir.
Bunun yanında sosyalist hayattan da bir örnek vermek gerekirse savunulan en basitinden işçilerin daha adil şartlarda çalışması hakketiği standartları yakalaması için mücadele ederler ama burada gene abartılan bir kalıp bir öğe vardır ki che ve kübadır. İnsanlara davulun sesi uzaktan hoş gelerek bu şahıslar nedense hep küba da yaşamak ister.
Ülkücülük var birde her ırkdan kendini üstün görmek aslında bu ırkçılığın ta kendisi değil midir? Sırf başka din'e mensup diye bir insana Türk bayrağını öptürmek? Ama şunu söyliyebilirim ki ülke de en aktif olarak faaliyet gösterip bu ülkenin çıkarlarından başka birşey düşünmeyen kişilerdir.

Saydığım örnekler gibi bir çok kalıplar var yanlışları ve doğruları peki sizce bunlardan birine kapılmak ve o doğrultuda yaşamak ne kadar mantıklı? Bu şekil de koca bir nesil uyutuluyor, insanlar bunları tartışırken dünya düzenini belirleyen kişiler her gün istediklerine bir adım daha yaklaşıyorlar.

İnsanlara bunu yaptıran biraz da egosu bir erkek takım tutmuyorum dediği zaman etrafdaki insanlar güler çünkü bu bir kalıptır, erkek futbol izlemelidir eğer bu yapılmazsa insanlar ona gülecek bunu göze alamazlar yalnız kalmayı farklı olmayı. İşte bunları aştığımız zaman gerçekten özgürlük nedir göreceğiz.

Ama kimse bilmiyorki patikayı takip eden değil, patikayı terk eden iz bırakır.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Hayat Karışık

Konu konu yazılacak birşey ama ben vazgeçtim hepsini bu başlık altına toplayacağım. Yazamadıklarımıda belirteyim aslında şuan dünyanın ilerleyişi ile ilgili bir yazı yazacağım kafamı ciddi mana da toplamam sakin ilham dolu bir vakiti kollamam gerekiyor bunun için, bir de isteyip de vakit bulamadığım metal müzik başlıklı yazımı yazmak bir türlü kısmet olmadı.

Şimdi konuma girmek gerekirse ben farklı bir insanım diyeceğim "hadi lan!" diyeniniz olucaktır. Tabi bunu ben istemiyorum ama tamamen kendiliğinden olan birşey nasıl farklılıklar olduğunu üzerimde bazen ben bile farkedemiyorum. Belirgin şeyler var tabi bunları buraya dökmiyeceğim ama her insanın hakkında gizli kalması gereken şeyler vardır. Mümkünse çoğu şey gizli kalması gerekir.

Şunu söylemeliyim ki bir insanla eğer gerçek hayatta mimikler içerisinde konuşmadıysanız o insanı tam manasıyla tanımıyorsunuz demektir. Gizemli olmak gibi bir çabam yok bu yanlış anlaşılmasın zaten "banane lan!" diyeninizde olucaktır bu yazıyı okuyunca.

Ama şunun bilinmesi lazım kalıplarla karşılaştırmayın ve kesinlikle karşı tarafın fikirlerini alıp bir kalıba oturtmaya çalışmayın çünkü her zaman şaşırtırım.

11 Ağustos 2009 Salı

İstediğim Sorudan Başlamak Serbest Mi?

Sersenişe meraklı şahsiyet mim'lemiş başlıyalım bizde soruları cevaplamaya yalnız ergen kelimesini yakıştırmış bana ama beni daha iyi tanımadığı için böyle düşündüğüne eminim =))

1- neden blog yazarsınız...
2- son zamanlarda hiç zaman ayıramadığınız bir uğraş?
3- şuan için imkanınız olsa gerçekleştireceğiniz hayaliniz?
4- hayatınızda iyi ki yapmışım dediğiniz üç şey ?
5- mutfakta en sevdiğiniz uğraş nedir ?
6- en sevdiğiniz üç yemek ?
7- giyim konusunda abarttığınız eşya?
8- çocuklarınıza nasıl hitap edersiniz ?
9- sizi anlatan bir resim ?

1-Etrafımdaki insanların "sen harcanıyorsun" gazı ile her türlü konuya söyliyecek birşeyim olduğu için bunları blog da insanlarla paylaşmak istedim.
2-Alışveriş yapmak.
3-Herşeyi bilmek.
4-Sigara içmek(1 paket kullandım sadece), gitar almak, bisiklete binmek
5-Doğrama tahtası üzerinde hızlı bir şekilde ele geçen ne varsa doğramak
6-Makarna-Pizza-Mantı
7-Yok. Ama yanıt vermek için yanıt verirsek rengarenk bir sürü gömlek denilebilir.
8-Velet =D şaka şaka "isim" gel evladım.
9-

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Sonunda

Sonunda oldu ve bugün büyükada'ya gittim. Uzun zamandır haftasonları evde oturmaktan dert yanerken bugün saat 10:45'de kabataş deniz otobüsü ile büyükada'ya gittim.

Tabi saat 11:45 olunca ilk önce biraz turlayalım daha sonrada karnımızı doyuralım dedik arkadaşımla aynen dediğimiz gibi yaptık. Sıra geldi bisiklet seçmeye hemen iki adet kron kadrolu bisikleti kaptık ben tabi bilmediğim için boş bir yere gittik ilk önce yarım saatte olayı kavradım(Her zaman derim çabuk öğrenirim).

Bisiklet binerken ufak tefek sakatlıklar yaşamamak işten değil tabi biraz hızlı giderken dengemi kaybedip agaçla bütünleştim sadece elim biraz acıdı hiçbirşeyim yok, tam o arada pedala bastığım gibi atladım üzerinden, çünkü pantalonumun paçası bisikletin kırık bir yerine takılarak yırtıldı bende dedim ne güzel kapri yaparım artık bunu =D

Bisikletleri bıraktık yorulmuştuk ve susamıştık ben biraz hayvanlık yaparak iki teneke ice tea'yi kaptım. Yaklaşık 5-6 dakikada ikisinide bitirdim o kadar susamışım ki anlatamam.
Daha sonra birde tandem deniyelim dedik saatine 15TL fiyat çekilince vazgeçtik. Ama şu tandemlere binen çiftleri görünce içim biraz burkulmadı desem yalan söylerim neyse daha sonra atladık yine deniz otobüsüne geldik sağ salim işte böyle...

7 Ağustos 2009 Cuma

Yaz Yağmuru

Bugün farklı bir gün olucaktı bunu biliyor ve hissediyordum sabah kalkıp camdan dışarı baktığımda gün beni yağmuruyla selamlıyordu. Bende bu güzel günün şerefine yıkanıp temiz bir şekilde bu hünü karşılamaya karar verdim. Sonra her zamanki gibi kahvaltımı yaptım ve dışarı çıktım şemsiye gibi zımbırtılarla hiç uğraşacak halim yoktu yaz yağmuru bu erimeyiz ya dedim zaten dinmişti.

İş yerime yaklaştığımda yakınlarında bulunan teknoloji marketlerinde kulaklık aradım. Sabahın bir köründe bakıcağım yerlerin çoğu kapalı, açık olanlarda ise lanet alet yoktu. Gözümde büyüyen yol ve yollardaki suyun buharlaşmasıyla daha fazla nem'in açığa çıkması sonucu sanki İstanbul bir saunaya dönmüştü.

Sonunda varmıştım ofise o kadar yolun yorgunluğu, vücuttaki ter ve kulaklığın bulamamamın verdiği sinir ile çalışmaya başlıyacaktım üzerine üstük bir de yapıcağım işim acil ve ben yarım saat geç varabilmiştim. Aksi bir gündü belli lavaboya gittim sırtım ter içindeydi bunu silmeden oturursam zaten ıslanmış t-shirt'üm iyice havlu vaziyeti görecekti buna izin veremezdim güzelce terimi sildim ve çalışmaya başladım.

On, onbir buçuk, on iki derken yavaş yavaş karnımız acıkmaya başlamış bugünki acil işten dolayı kollarım kopmaya başlıyordu. Sonunda bırakıp çıktım. Yavaş yavaş yemek yerine doğru ilerledim. Güzel yemekler vardı yine bamya, karnıbahar, pilav istedim tabağımı alıp birde içecek kaptım oturup mesai arkadaşlarımla acıkmış karınlarımızı doyurmaya başladık.

Yemekleri bitirip çıktığımızda bizi bir süpriz bekliyordu. Yolun tam başlangıcında yaz yağmuru kendini gösterdi. Bir tarafta güneş tepemize vururken yine aynı yerden gelen yağmur insanlar üzerinede şaşkınlı yaratmış herkes "hem güneş var, hem yağmur yağıyor" sözleriyle şaşkınlıklarını ifade ediyorlardı. Kısa sürdü ama güzeldi yaz yağmuru altında ıslanmak.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Hayatın en güzel anı nedir bilirmisin?

Akşamın o karanlığında karnım tok, kahve mi yudumlamış otobüse binmek yerine yolda halen yol almakta olanları insanların seyrinde bulunmak üzere yürümeye karar verdim. Her zamanki gibi metrodan koşar adamlarla zemine ulaştım ve derinlemesine bir nefes aldım.

Gece o bütün güzelliğiyle çökmüş, etrafı aydınlatan dükkanlarla panayır alanına dönüşmüştü. İstanbul'un kendinden büyülü havası kendini gösteriyordu. Yollar evlerine gitmek isteyen insanlar ve artık serinledi diyip cadde boyunca yürüyüşe çıkanlarla dolmuş taşıyordu. Aralardan sıyrılarak hızlıca ilerliyordum. Hızlandıkça pasif bir terleme gerçekleşiyordu vücudumda boncuk boncuk ter değil sinsi bir şekilde ilk önce vücudum nemleniyordu.

Yine bir gün bitmişti ama yarın gene iş vardı. Yine sabah erkenden kalkıp çalışmak için iş yerine kadar tepilen yol içerisinde binlerce hayal yüklü. Kulaklıktan gelen müziklerin tınısıyla hergün başka toplu taşıma araçlarında karşılaşılan farklı farklı insanlarla türlü hayaller silsilesi. Peki kaçı tutuyor. Heh sadece hayal ama olsun o da güzel hayalsiz yaşanmıyor.

Hayallerin bittiği yerde insanı mutsuzluklara iten gerçek hayat başlıyor. Kimsenin yüzleşmek istemediği kesim, işte o acı gerçek her seferinde ulaşıyor bize bazen gece yatarken hesaplıyoruz gerçek hayata dönüp bazen karşındaki insan'a gülsende o an kafandan geçiyor.

Ama herşeye rağmen hayatta en güzel şey uykuya dalmak o an ruh'un bedenden ayrılıp özgürce görülen rüyalar farklı bir dünya bazen kabus olup vücuda geri döndürmek istesekte gerçek hayatta yapamadıklarımı rüyalarda yapıyorum ben. Hayatta hep derler para var huzur var diye hayalleri gerçekleştirmek için özellikle ama ben şunu gördüm yaşıyarak para huzur getirmiyormuş.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Var mı bildiğiniz?

İstanbul içerisinde var mı bildiğiniz ikinci aile ortamı yaşatacak. Güzel insanların toplandığı, herkesle muhabbet ettiği bir ortam ???

Arkadaş arkadaşın pezevengidir.

Bu sözü kim çıkarmışsa ona burdan sevgiler saygılar. Çok doğru bir söz olup beğendiğiniz kızı arkadaşınıza söyledinizde gelen tepki üzerine güzel bir sus payı verecek özlü sözdür kendileri.
Arkadaşımla feysbuk deryasında o kız senin, bu kız benim bakarken arada böyle vakalar oluyor. Tabi sadece bakmakla yetiniyoruz.
İnsan niye kendini bu şekilde hor görürki hayırlı bir iş yaparken anlamıyorum.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Zorla yazmaya karar verdim

Malum pazartesi geldi bir canlılık olması lazım malum zorunlu olarak sabahın bir köründe kalkıp iş'e gidicez. Hayat aslında biraz da mecburiyetten canlanıcak. Metroya bin iş'e yürü, işten çık metroya yürü, otobüse bin eve gir üstünü yorgun argın terler içerisinde çıkar, saçlarını topla, yemeğe otur ve sonra bilgisayar.

Benimde hayat döngüm gördüğünüz gibi kimselerden farklı değil çoğu insan gibi monoton bir şekil daha çılgınca işler yapıp hayatıma renk katmak istesemde inanırmısınız çılgınlık bile maddiyatla oluyor. Durum böyle olunca en büyük çılgınlık ev de oturup hayal çılgınlığı oluyor şurdan atlasam ne olur, burdan uçsam ne olur, şurda şu hareketi yapsam vs.

Zaten bütün haftasonu electric wizard eşliğinde geçirdim bir ara harbi camdan aşşağı baktım ölçtüm gözümle böyle ulan bizimkiler farketmeden atlasam kafa üstü çakılsam acaba gidermiyim diye sonra yemedi vazgeçtim.

Yapıcağım işleri düşündüm daha önceden bütün yolları denediğimi düşündüm. Yine evde oturup kaderimle başbaşa kalmaya karar verdim. Biliyordum yolda bir bayan görüp tanışmak istesem cevabı hayır olucaktı. Bende bayan olsam öyle yapardım tanımadığın etmediğin biri yanına geliyor nasıl güvenebilirsinki?

İşte yine boktan bir haftayı daha geride bıraktık her zamanki gibi daha az şikayetçiyim ama alıştım çünkü yalnızlığa biraz daha kabullendim. Evde vakit öldürüp beyinimi mühürleyip herşeyden uzaklaşmaya çalıştım olabildiğince üzüntünün bana şans getirmiyeceğini anladım ama içten içe bir mutsuzluk devam ediyor insanda durdurulamaz birşey bu.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Fatih'e Bir Mektup

video

Karışık

Yazmak istiyorum ama içimdekiler yazamıyacağım kadar karışık ve yine karanlık çünkü şans hiç benden yana değildi, bende bunu hep umursadım. Artık hiçbirşey umrumda değil.